Tanzimat’tan itibaren bu topraklarda varlığını gösteren ideolojiler, fikir akımları ve hareketler iğreti bir görünüm sergiledi. Devletin batıştan kurtulma reçetesinin batının ideolojilerinde olduğu savıyla hareket edilirken, bunun samimi bir çözüm olmadığını yine bu toprakların insanları bilmiyor değildi. Sorun, insan varlığıyla içselleşmemiş, bütünleşmemiş verili fikirlerin kurtuluşa matuf kılınmasındaydı. Geleneksel anlamda monolitik bir devlet tahayyülünün yıkılarak, herkesin kendi meşrebi uyarınca devlet algısına ulaşması özellikle modern siyasal sürecin Osmanlı’da belirleyici olmasına bağlıdır. O aşamadan sonra Türkiye’nin yoluna Cumhuriyet biçiminde devam etmesiyle, siyasal olanın çoğulcu bir yapıda seyretmesi, kapitalizmin imparatorluk topraklarında bu sefer yalnız ekonomik anlamda değil devletin varlığını tehdit eder halde örgütlenmesi, ülkesi lehinde düşünceler serdedenleri kaygılandırır hale getirmiştir. Ancak varoluşu itibariyle Cumhuriyet, modern siyasal teorileri, vatandaşıyla doğrultamadığı için “krizde süreklilik”le malül hale gelmiştir. Cumhuriyet yönetiminin getirdiği siyasal kültürün insanlarda istikrarlı, huzurlu ve güvenlik sorununu çözememesi, bu toprakların insanlarının “ortak” karar alma süreçlerini engelemiştir.

Cumhuriyet idaresiyle birlikte Türkiye’nin dünyadaki yürüyen sistemi kanıksaması, yalnızca bir sarsıntı biçiminde gelişmemiştir. Aynı zamanda Türkiye’yi oluşturanların kültürel bir yapı kurmasının önünü tıkamıştır. Bir şekilde “önceki” düşünme tarzından ve İslâmi gündelik yaşamdan soyutlanmış yaşama algısına icbar edilmek, “ontolojik uyumsuzluğun sürekli”lik arzetmesine neden olmuştur. Bu süreklilik sonunda Türkiye’nin batılı yaşama biçimine tam olarak yerleştiğini söyleyemediğimiz için, zaman zaman ismi, biçimi, aktörleri değişse de uyumsuzluğun sürekliliği baki kalmıştır. Geleneksel yaşama biçiminin terki kadar modernitenin yerleşmemesi, Cumhuriyet’in “periferik” konumunu korumasının gerekçesini oluşturmuştur. Geleneksel örgütlenme, ekonomik yapı ve kültürel düzey karşısında Cumhuriyet’in, icat etmeye çalıştığı sınıfsal yapı sonuçta krizlerin yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle “köylü”lüğü bir yaşama biçiminde seçen geniş kitle, imparatorluğun temelini oluştururken, kendisine hükmeden “memur” sınıf karşısında sorun çıkarıcı olmamıştı. Osmanlı toprak düzeni devam ettiği müddetçe, imparatorluk bünyesinde iktisadi olduğu kadar siyasal bir yönseme de kendisini göstermemişti.

 

Köylülükten Sanayileşmeye, tabi olmaktan, değiştirmeye

Cumhuriyet idaresinin üzerine oturduğu anlayış çerçevesinde bürokrasinin kısmen el değiştirmesi, sonraki aşamalarda burjuvazinin üretildikten sonra siyasal olanı belirleme aşamasına geçmesiyle birlikte, örtük çatışma alenileşmeye başlamıştır. Tek Parti idaresinin çağcıl yöntemlerle kurduğu yapının, II. Dünya Savaşı şartlarında değişmeye icbar edilmesi, yükseltilmiş eşraf / burjuva kesiminin söz hakkını devralması, Cumhuriyet’le başlayan “kırılmalar” sürecinin onar yıllık periyotta devam etmesine yol açmıştır. Büyük Türkiye hülyasının ABD eksenindeki dünya sistemi ve sanayileşmeyle gerçekleşeceği çıkarımı sonuçta, burjuvanın bile 27 Mayıs’la kesintiye uğramasına yol açmıştı. Şimdi artık, yeni devletin hemen tüm sınıfları ve muktedirleri çatışma içine girmiştir. Daha yarım yüzyıla kadar köylü olan, devlete karşı bir iddia geliştirmek bir tarafa “tabi” olmayı erdem sayan millet, sanayi bacalarının tütmesiyle birlikte “proleter” kılınınca, o zamana kadar devletin üst kesimlerinde süren çatışma alta kadar inmiş oldu. Dünya sistemi, 27 Mayıs’la birlikte yavaş yavaş tüm insanları proleter yaparak üretime dâhil edip ekmeğini buradan kazanmaya zorlarken, birbirleri arasındaki ahengi de bozmaya yeltendi. Başaralı oldu mu? İttihatçı gelenekten gelenlerin devletin üst kesimlerindeki çatışmayı alta indirmesi sonucunda sayısız “operasyon” bu sefer kırdan kente göçmüş “Anadolu çocukları”nın eliyle yapılmaya başladı.

Türkiye tarihin görmüş olduğu en büyük idealist çöplüğüdür belki de. Bulunduğu konumun farkına varmadan, kendisini var eden koşulların zıttına hareket geliştirme kapasitesine sahip insanların ülkesidir Türkiye. Özellikle 1950’li yıllarla birlikte, değer yargılarını örtme pahasına “vatan kurtarma” derdine düşen gençlerin, en fazla beş on yılda “ne kadar” yanlış yaptıklarını ikrar ettikleri bir hale düştükleri görülür. “Özeleştiri” başlığı altındaki yanlışlıklar silsilesi hep bu toprakların insanlarının oluşmasını sağlayan “tarihsel arka plan”a dayanır.

Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi, devrimci gençlerin sorgulama süreçlerinin romanı olması bir yana bu toprakların başına 1950’li yıllardan sonra sarılan dertlerin niteliğini açıklaması bakımından da önemlidir. Geleneksel yaşayışta kendisiyle barışık ve sağlam doğrultulu insan portremizin, bir şekilde Cumhuriyet’le de devam ederken, dünya sisteminin değiştiği 1950’li yıllardan sonra “çelişkilerle” var olmayı seçtiğini görürüz Ağaoğlu’nun romanında. Her idealistin başına gelen “kurgulanan” dünya ile “yaşanan” dünyanın farklılığı karşısındaki çıkmaz; “daha güzel bir dünya” isteğinin niçin devleti idare edenler kadar toplum tarafından da benimsenmediği yargısı Bir Düğün Gecesi’nin kahramanlarının etrafında döner. Bu bakımdan “düğün” imgesini kullanarak Adalet Ağaoğlu, bireylerin bakış açılarından, gerçek ve sahte olanın farklılık gösterdiğinin altını çizer. Düğünün sembolik olarak kullanılmasıyla birlikte genel olarak “tasarlanan” ve “yaşanan” dünyanın değiştiğini gösteren yazar, düğündeki kimi ritüelin bazılarınca mutlak doğru (ideal dünya) biçiminde algılandığını, kimilerince de bir çeşit işkence halini aldığını (yaşanan dünya) vurgular.

 

Devrimcilerin Kökenleri

Bir Düğün Gecesi’nde bilhassa Ayşen’in yaşadığı ailesi ve kökeniyle devrimci kimliği arasındaki çelişkileri, Tezel’in reel yaşama düzeyiyle yapmak istedikleri ve Tuncer’in Ayşen’in tam zıddı aile ortamı ve kökeniyle olan tezatları, Türkiye’nin bir döneminin anatomisi gibidir. Bugünkü konjonktürden bakıldığında bu çelişkiler dahi ne kadar dinamik bir fikri atmosfer, inşa faaliyeti barındırdığını görmemize neden olurken, paradokların esasında dünya sistemine teslim olmada bir aşma olduğunu anlamamıza da vesile teşkil eder. Sosyalist hareketin 27 Mayıs’la hareketlenmesi, sahici olmakla birlikte “sahih” bir temel oluşturmadığı özellikle 12 Mart ve 12 Eylül’ün işkence sahneleri ve devleti husule getiren asker – sivil bürokratla devrimcilerin diyaloglarından izlenebilir.

Bir Düğün Gecesi’nde düğünün sahibi Ayşen ve evleneceği paşa çocuğu Ercan üzerinden, Ayşen’in halası Tezel ve Aysel, eniştesi Ömer ve Tuncer etrafında Türkiye’nin siyasal yapısı, devrimci gençlerin çelişkileri üzerinde durulur. Yer, ayrıcalıklı sınıfın mekânı Anadolu Klübü’dür. Ayşen’in kocası Ercan’ın ailesi askerdir. Yani 12 Mart’ı gerçekleştiren, hayallere son verip işkencelerden geçirenler. Bu durum karşısında Aysel düğüne gelmemeyi tercih ederken, Tezel kerhen düğünde bulunmuş fakat duruşunu bozmamıştır. Tezel, Ömer ve Aysel’in devrimci fikirleri ve olayları anlatımı geriye dönüşlerle verilirken, bunların daha çok iç çatışmaya dayanan geçmişlerinden ziyade en keskin çelişkiyi ve çatışmayı Ayşen’in gözünden okuruz. Çünkü Ayşen, ABD’nin yeni büyükelçisi Komer’in ODTÜ ziyareti esnasındaki olaylarda ve arabasının yakılmasında başrolde olmuştur.

Ayşen ne kadar olaylarda en ön safta yer alsa, kendini sahiden bu davaya verse de bir türlü gerektiği gibi destek bulamaz. Devrimci arkadaşları Ayşen’in babasının ve annesinin konumlarından dolayı hep mesafeli yaklaşmışlardır ona. Babası ticaret hayatının getirdiği iş bağlantıları, askere motor satması nedeniyle 12 Mart’çılarla bir şekilde ilişkisi bulunan, annesi de babasının milletvekilliği nedeniyle siyasi ilişkisi olan birisidir. Dolayısıyla Ayşen’in öğrenci eylemlerinde boy göstermesi aile tarafından hoş karşılanmaz. Zaten Ayşen’in devrimciliği esasında bir var olma savaşımının adıdır. Ayşen ailesi tarafından meşru görülmeyen işlerinin en azından arkadaşları tarafından kabul edilmesini ister. Ancak arkadaşları Ayşen’in gözaltılardan sonra hemen çıkması karşısında yaftayı yapıştırırlar:

“Nereye tutunacağım? Ben bu evde olmak istemiyorum. Ben arkadaşlarımla olmak istiyorum, yalnız onlarla. O Amerikalının arabasını yakmak için ilk öne atılanlardan biri de bunun için bendim. Arkadaşlarım bana güvensinler, beni beğensinler istedim. İşte fırsat en öne atıldım. Şimdi o arkadaşlarım: ‘Ayşen’i aramıza salanlar onu yalandan gözaltına aldılar,’ diyorlarmış. Sen bunun ne demeye geldiğini anlamazsın anne.” (Bir Düğün Gecesi, YKY, 2002, 258)

Ayşen burjuva bir ailenin içerisinde devrimci fikirleri taşırken, ailesinin yaşama şeklini reddederken kendini arkadaşlarının ortamında var kılmak ister. Dolayısıyla Ayşen’in devrmciliği bir “kendini gerçekleştirme” çabasıdır. Ayşen’in çelişkisi de buradan kaynaklanır zaten. Zira Ayşen, kendi gerçekliğini göz önüne sermeye çalışırken iki taraftanda eleştiriye uğrar. Devrimci hareketin bünyesinde, arkadaşlarının içinde kendini meşrulaştırma gayretleri gösterir. Kaçındığı hayatla, o hayatın neye tekabül ettiği Ayşen’de gayet sarihtir: “Saç boyası kokuyorsun. Tırnak cilâsı kokuyorsun. Fondoten kokuyorsun. Sauna kokuyorsun. Masaj kokuyorsun. Altın kokuyorsun. Elmas kokuyorsun. Semih kokuyorsun hatta – yanılmam -, hatta tümgeneral, orgeneral kokuyorsun. Bu sıralar en çok üniforma kokuyorsun. Kan kokuyorsun, kan! Her şey kokuyorsun ama hiç anne kokmuyorsun.” (s. 258) Ayşen’in aile yaşantısı ve arkadaşları arasındaki çelişkileri ekonomik temellidir çoğunlukla. Yani 1960’lı yılların sosyalizminin, köyden kente göç etmiş ya da köyden okumak için şehre gelmiş makinaya değil toprağa bağlı gençlerinin, “yokluk” nedeniyle sosyalist oldukları dönemde Ayşen ve çevresi onlardan tamamen farklıdır. “Biz konkenden sonra hep birlikte çıkıyoruz. Baban Anadolu Klübü’nde bekleyecek. Sen ne yapıyorsun?.. Aaaaa, sahi bak unutuyordum. Ercan gelecek. Telefon etti. Seni Pub’a götürmek istiyormuş…” (s.260)

Roman boyunca herkesin kaygıları, geçmişe ait olaylara bakışları kendi ağızlarından anlatılır. Zaman zaman, travmatik durumlarda artık sözün ve eylemin tükendiği anlarda, özellikle düğüne kahrolarak gelen Tezel’in, içkiyle birlikte yaptıkları bilinç akışı şeklinde aktarılır. Ayşen’in annesinin üniversiteye gelerek ondan hesap sorması, büyükelçinin arabasının yakılmasından sonraki gözaltı ve kısa süren serbest kalması, halalarıyla ilişkisi, Ömer’e duyduğu çoğunca tutkulu alaka Ayşen’in farklı duygu ve düşünce yapısını gösterir. Bu bakımdan etraflı bir “insan” portresi haline gelen Ayşen’i spesifik kılan çelişkileri ve kendisine yüklenen anlamlar, ithamlardır. Öyle ki halaları bile Ayşen’in anne ve babası nedeniyle onun devrimciliğini “sahici” kabul etmezler.

Ayşen’in ideolojik söyleminin ailesiyle çarpışması bir tarafa erkeklerle ilişkisi de paradoksaldır. Çünkü Ayşen’in hayatında iki kardeş vardır. Asker babanın iki oğlundan biri olan Hakan, Ayşen gibi devrimci iken Ercan tam olarak onun karşısında bir yapı arzeder. Ayşen, ailesi ve o sınıfın kültürüyle sosyalist kültür arasında yaşadığı tezatın, arkadaşları ve ailesinden gördüğü ithamların bir benzerini iki erkek arasında yaşar. Zaman zaman sığındığı eniştesi Ömer aslında Ayşen’in idealize ettiği erkek tipidir. Onun devrimci arkadaşlarıyla giriştiği tartışma, sosyalist düşüncenin pratiği, öğrencilerin yaptığı eylemlere Ömer’in eleştirisi o dönemin atmosferini yansıtması bakımından önemlidir. Çünkü yaşanılan hayat, tarihsel arka plan ve sağlam bir yapı kurma iştiyakından uzak eylemler, üniversiteleri, çalışma hayatını boykot etme amacın tam olarak ne olduğunu gölgeler haldedir. Ömer’in, bu hususlardaki tereddütlerini bildirmesi karşısında gençlerin söyleyecekleri vardır elbet: “Maliye Tetkik Kurulundayken, Planlamadaki raporlarının, araştırmalarının başındaşken iyiir bunlar. En devrimcileri kitapları yorumlamakta, yorumlayıp bize aktarmakta da biraz işe yararlar. Ama iş somut eyleme geldi mi, yan çizerler. Göze alamadı tabii. Bu eski sosyalistimiz de hemen yan çizdi. Kimimiz fabrikalarda, kimimiz kırsal kesimlerde görevler üstlendik. İki köyde toprak işgali sağladık. Ona da, gelsenize bizimle şu köye diyoruz, belim ağrıyor, diyor adam. Hah hah, haaaaaay!.. Bunlara kalırsa Kreisler’i tersyüz geri çevirmek yeter. Bir gün halkın kendisi defedecek Kreislerleri. 6. Filoyu karasularımızın eşiğinde daha, duman edecek. Yakındır, yakın!… Güneşen zaptı yakın!… Biz bu Ömer’den yana umutluyduk ya, boşunaşmış. Lafa bakın. Şimdi koşullar hazır değilmiş daha. Şimdi serüvencilikmiş bizimki. Halk yeterince bilinçlenmeden örgütlenemezmiş. Harekete geçilemezmiş. Geçilirse de çok kıyım olurmuş. Yetti bu ılımlı sosyalistler de!” (s.273)

 

Varoluşsal Güvenlik Kaygısı ve Sosyalizm

Ayşen bu ortamda tutunabilecek bir dal arar. “Çevremde tek kişi yok. Bir tek kişi bulunsun da, ‘Arkadaşlarından ne haber?’ diye sorsun. ‘Sen ne yapıyorsun? Nasılsın?’ desin. Tek kişi olsun da, ‘Boynu altında kalsın bu faşistlerin, işkencecilerin,’ desin. Birlikte yaşadıklarımın içinde, şu an’daki çevremde böyle diyecek tek kişi yok.” Böyle bir atmosfer içinde bazı arkadaşlarına sığınır, olmaz. Halası Aysel’e gider. Kabul görmez. Bir tek Ercan’ın kardeşi Hakan’dan umudu vardır. Ama Ercan’ın Ayşen’e olan ısrarlı ilişkisi de Hakan’ı geri plana iter. Ayşen’in “o rezil düğün” diye tevsif ettiği evlilikten, Ercan’la birlikte olmaktan başka çıkışı yok gibi gözükür.

Bir Düğün Gecesi’nde Adalet Ağaoğlu burjuva kültürünün, ayrıcalıklı sınıfın kültürünün niteliklerini derinlemesine işler. Misket havasının (özellikle halk kesiminin önemli eğlence enstrümanının) Anadolu Klübü’nde merkezde yer aldığını kaydeden Ağaoğlu, Misket’in Ankara kültürünce önemini vurgularken aslında, o ayrıcalıklı sınıfın simgesi olduğunu da gösterir. Geniş burjuva menüsü tarifleri, Anadolu Klübü’ndeki düğünün kendine has ritüelleri, garsonların seramonileri, paşalar gelirken gösterilen ilgi ve saygı, “o adamların” emeklilik günlerine dair derin gözlemler romanın önemli detaylarındandır. Çünkü Klüp’te düğün yapan o adamlar o kadar şaşaaya rağmen; “bunlar evlerinden boşalmış yağ tenekelerini bile atmazlar. Boşalmış rakı şişelerini de. Bekletirler. Belki bir ay sonra tenekeler ve şişeler diplerine iki damla sızıntı bırakır… Ayrıca bunlar, vezir atının bakışını bile kaçırmazlar. Attan da gelse bir selâmdır. Bir gün işe yarayabilir.” (s.182) düşüncesiyle var olmuş kişilerdir. Ağaoğlu, bu kesimin Amerika seyehati izlenimlerini aktarırken yaptığı gibi kadınların derinliklerini aktarırken, mezkûr kültürün önemli ipuçlarını gösterir.

Ayşen’in halalarının hoşlanmadıkları üniforma Ercan’ın annesi de tarafından da pek hazzedilmez: “General karısı olacağıma, keşke yine öyle küçük bir subay karısı olarak kalsaydım. Keşke, keşke hiç doğurmasaydım iki oğlumu da.” (s.199) Her ne kadar ülkeye hükmeden sınıftan olsa bile askerin de engelleyemediği şeyler, psikolojik ve insani durumları vardır. Ağaoğlu, Ercan’ın annesinin gözünden düğünün arka planını anlatırken esasında nesnel konumdaki askerin insani vaziyetini yakalar. Çünkü anne, oğlunun Ayşen gibi sıska bir kızla evlenmesi uygun bulmazken, öbür oğlunun da kendileri gibi olmamasından yakınır: “Neyi eksikti? Niye böyle oldu? Nasıl karıldı katıştı şu anarşistlerin arasına bilmiyorum ki, koskoca bir subay oğlu o, koskoca bir general oğlu, onlar şimdi o çocukları toplayıp dururken, öyle öyle, yarabbim, şimdi kendi oğlumuza mı gelecek sıra?” (s.201)

Bir Düğün Gecesi çelişkilerin romanı. 12 Mart’ta devrimci gençleri sindiren generallerden biri bile bu çelişkiyi, oğullarından birinin sosyalist olması, diğerinin de bir sosyalist devrimciyle evlenmesi sonucunda yaşar. Ayşen’in aile çevresinden kaynaklı çelişkisi, Ömer’in sosyalist pratikle yaşadığı sıkıntı, Tezel’in “resim”le gelen tezatı, köyden gelen Tuncer’in de tenakuzu haline gelir. Adalet Ağaoğlu’nun “yarım yırtık” dediği olgu devrimciler için tam olarak yerine oturur. Çünkü devrimcilikleri yarım olduğu gibi hayatı algılama ve yaşamaları da yarımdır. Çünkü sosyalist görüşler bildirmek, eylemler gerçekleştirmek sahici olduğu kadar sahih değildir.

Sosyalist bir Türkiye inşa etmenin hangi maliyetleri gerektirdiği, hangi temellerin üzerinde yükseleceğini düşünmeyen bu gençlerin, hareketten beklentileri farklı farklıdır. Tuncer fakir bir ailenin çocuğu olmanın ötesinde büyük şehirde tutunabilmenin yollarını ararken esasında, “küçüklü büyüklü bir grup arkadaşla oluşturulmuş yeni bir aile” (s.163) kurmak amacındadır. Bu bir beklentiden ziyade insanın en başat yönsemesidir aslında. Ayşen’in devrimcilikten anladığı da yine ailesiyle ilintilidir: “Bense yalnız babam gibi babalar, annem gibi anneler olmasın, yiyip içtiğimden, giyip çıkardığımdan utanmayayım istiyorum. İçimdeki o bir tek güzel an’dan utanmayayım istiyorum. O duygudan korkmayayım. Bunun için makine ve fabrikaları kırmak ya da sistemi kırmak; hangisini seçmem gerekiyor?” (s.270)

Devrimci hayaller karşısında en muhalif ve eleştirel bakış getireni Tezel’dir. Tezel ressamdır. Ressam olduğu için devrimci geçmiş hakkında yaptığı yorumlar, eleştirileri genellikle hem çok sert hem de insanın birey olarak bir takım ihtiyaçlarıyla ilgilidir. Tezel kimi zaman devrimcilere “ideolojik” bir takım eleştiriler yöneltse bile aslında, sloganik, sembolik ve bir düşünceyi temel oluşturmayacak faaliyetler aleyhinde konuşur. Dolayısıyla Tezel’in eleştirileri aslında 60’lı yılların sosyalist yoğun günlerinin atmosferini verirken, sosyalist algının hangi temelde olduğunu gösterir. Ayşen’in düğünü için Ankara’ya gelen Tezel, bir yandan da geri dönüşlerle bu hareketin hangi aşamalar geçirdiğini ironik dille aktarır: “Keşki o kızı da ben, taa o zaman saçlarından yakalayıp sürüye sürüye Murgul Bakır İşletmeleri’nde aylardır kadın yüzü görmeden bir dağı dilim dilim kesen Rizeli, Sıvaslı, Yozgatlı işçi kardeşlerinin arasına fırlatıverseydim! Halkı kurtarmak, işçiyi uyarmak, ona bir iyilikte mi bulunmak istiyorsun? Buyur işte.” (s.36)

 

İdeolojik Ahlak ve Kültür değil, Cumhuriyet Kültürü ve Ahlakı

Tezel 12 Mart sonrasındaki atmosferi verirken, öncesi konusunda da yargılar besler. Yapılanların sağlam bir yapı göstermediğinin “bir tokat”la hemencecik yıkıldığının altını çizerek, sonrasındaki söylemleri ve eylemleri çok sert bir biçimde eleştirir: “Bir şey yapmalı, bir ses duyurmalı ya da bilmem kimi bilmem ne cezaevinde ziyarete gitmeli’ gibi paravanalar kuruyorlar önlerine. Kurun, kurun; iyi kurun. Belki kurtulursunuz. Kendinizden.” (s.25) Herkesin birbirini ihbar ettiği, polis, ajan olduğu söylentilerini, Dev – Genç’e silah temin ettiğini kulaktan kulağa yaydığını söyleyen Tezel, İstanbul’a yapılacak köprünün de köylülükten kaynaklı bir eleştiriye tabi tutulduğunu burada işin kendisine devredildiğini belirtir. Ressam olduğu için estetik olarak köprü eleştirisi yapabileceği görevi verilmiştir ona. Rusya’ya karşı çıkanları ve esas suçlunun Ruslar olduğunu söyleyenleri de ironik bir dille eleştiren Tezel, alkole sığınmanın verdiği güçle önüne ne gelirse dümdüz eder. “Gördük. Para yönetir, silah yönetir, yönetir tomsonların ucu. Sen orada saf saf insanlığı yönetiyorum güzellikle, barışla, sevgiyle derken, başkaları üzerine bir fiske şeltoks sıkıyor, işin tamam! Karnı göğe geliyorsun. (…) keşke ben de daha gaddar, yani daha paralı olabilsem.” (s.34) “Ben aslında bütün generalleri, CIA’nın oyununa gelmiş masum generalleri temizlemek isterdim, çünkü Amerikan Pazarı’ndan sürme aşırırken yakalanıp da, kurtuluşu ‘pis kapitalistler’ diye bağırı bağırıvermekte bulan Sevil hanım gibileri de devrimci kadromuzun içine ithal etmelerini önlemenin tek yolu bu.” (s.44)

Tezel’in eleştirileri ve birçok konudaki pişmanlıkları devam eder. Tezel bu bakımdan tarihi yargılayan bir konumda bulunur. Tuncer özelinde saf, temiz bir Anadolu delikanlısının hasbelkader sosyalist olması, maddi durumunun zayıflığı nedeniyle kapitalizme karşı çıkışı önemli bir veri olarak yerini alıyor Bir Düğün Gecesi’nde. Aysel’in üniversiteden atılması, Tezel’in tutuklanmaması dışarıda içkiye vermesi kendini, Ayşen’in zengin ve sistemle iş yapan bir aileden gelmesi sosyalist devrimci, sistemi değiştirme tezlerinin nedenini oluşturuyor. Adalet Ağaoğlu, özellikle düğün sürecini anlatırken, burjuva hayatının olumsuz tüm yönlerini gözler önüne seriyor.

Devrimcilerin “insan – olma” süreçlerini ve bunun insan hafsalasında bıraktığı kötü izlenimleri de Bir Düğün Gecesi’ne yerleştirir Adalet Ağaoğlu. Dolayısıyla romanda kara bir dönem portresiyle karşı karşıya kalırız. Kendi olamamış bireyler, köklerine yabancılaşmış türedi idelojileri kurtarıcı gören gençler, sahih olmayan bir siyasal süreci okuruz Bir Düğün Gecesi’nde. Bu siyasal ortam, bireysel ahlak ve kültürel alt yapı Türkiye’nin yeni girdiği düzlemde ortaya çıkmıştır. Gençlerini ideolojilere teslim eden Cumhuriyet kültürü, müntesibi vatandaşlarına varoluşsal güvenlik alanı sağlayamadığı gibi, her beş yılda bir başlayıp, kırıklıkla biten vaadler sunuyor.

Hece. Sayı: 143. Kasım 2008.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.