İÇİNDEKİLER

SÖZÜN ÖZÜ

TUTKUSUNU KAYBEDEN MİLLET

TÜRK BAYRAĞI ALTINDA YAŞAMAK

AYDIN DEVŞİRMEK

1 KASIM: GENİŞLEYEN MUHAFAZAKARLIK, İDEOLOJİK DÖNÜŞÜMÜN PERÇİNLENMESİ, İSLAMCILIĞIN ALTERNATİFSİZLİĞİ

MİLLETİ HAKİME

HDP İTTİFAKI, SOSYALİST BİRİKİM, ÖNLEYİCİ ŞİDDET

HDP PAYANDASINDA SOSYALİST BİRİKİMİN ÇÖKÜŞÜ

KINALIZADE’DEN BAŞLAYIP ADALET DAİRESİNİ İNŞA ETMEK

RADİKAL SİYASET, KUTUPLAŞMA, ÇATIŞMALI KONSENSÜS

KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN SHOAH ANLATILARI

AZİZ SANCAR’IN ROZETLERİ, SİMGELERİ

ORTADA BULUŞALIM

TÜRK DÜŞÜNCESİNİN TEK TARZ – I SİYASETİ

HENDEK SAVAŞI, KARARSIZLIKLA MÜCADELEYE DÖNÜŞÜRSE

TÜRKİYE KARŞITLIĞININ YENİ CEPHESİ: AYDIN BİLDİRİLERİ

DEVLET PARTİSİ’NİN ÇÖKÜŞÜ

CHP’YE BAYKAL DOKUNUŞU

BİR TREND OLARAK YERLİK VE MİLLİLİK

MAĞRUR ZAFER, HAYSİYETSİZ MAĞLUBİYET!

SOLUN GÜNCELLENEN LİNÇ KÜLTÜRÜ

DİLİN ÇÖKÜŞÜNDEN RETORİĞİN YÜKSELİŞİNE

İKTİDARIN İKİ UCU: SİYASET VE KÜLTÜR

AVRUPA’NIN YÜKSELİŞİ

YENİ SAVAŞLARIN HEDEFİNDEKİ TÜRKİYE

YENİ SAVAŞ KONSEPTİNE GEÇMEK

Yeni Seküler Sınıfın İNTİKAM SİYASETİ

TERÖRÜN SİYASİ ÇÖZÜMÜ (VAR MI?)

DARBEYE KARŞI ANADOLU İRFANI CUNTAYA KARŞI MİLLET DARBESİ

15 TEMMUZ’DAN MİLLİ MUTABAKATA

İSLAMCILIĞIN 2016 UFKU

AYDINLARIN DARBEYLE İMTİHANI

MİLLİLİĞİN GÖLGESİNDE…

ASLOLAN AMERİKANCILIKTIR!

KEMALİZMİN RESTORASYONU VE CEMAATLER

DEVLETİ KURTARIRKEN…

15 TEMMUZ SONRASI DEVLET, SİYASET, DÜŞÜNCE

İMPARATORLUKTAN KLAN DEVLETLERE…

ALACAKARANLIKTA TARİHİ ÇAĞIRMAK

GÜÇLÜ DEVLET ÖZLEMİ – LİBERAL SİYASETİN SONU

KAPİTALİZMİN SOSYALİST KALESİ

SİYASETİN LAİKLİK KARTI

HANNİBAL VE SPARTACUS ARASINDA TRUMP

ANADOLU İRFANI

BEBEKLERE İŞKENCE VE İNSANLIĞIN KIYAMETİ

LEVİATHAN’DAN KERİM DEVLET’E…

MÜTTEFİKLERİMİZLE SAVAŞIYORUZ!

SİYASAL ÖTANAZİ TALEBİ

İMKANSIZI ÖLDÜRMEK!

STATÜKONUN BÜROKRATLARI

ORTADOĞU’DA YENİ MÜESSES NİZAM

UMMANSIZ KIYILAR

ÖLDÜREN ÖZGÜRLÜK

FETÖ BİR ZİHNİYETTİR!

SİSTEM DEĞİŞTİ; PEKİ YA ŞİMDİ?

 

SÖZÜN ÖZÜ

Türkiye’de batılılaşma ve modernleşmeden bahsederken genellikle “araf” kavramı kullanılır.

Bilhassa Cumhuriyet döneminde insanımızın, aydınımızın, Türk düşüncesinin “araf”ta kaldığı yorumu getirilerek batı cenneti, doğu cehennemi temsil edecek kadar katı, radikal ayrım belirlenir. Haliyle burada bir tercihte bulunulması istenir. Yani aslında düşünce, ideolojiler, siyaset, edebiyat hep bir “cendere”ye alınıyor. Bu tercihli sistemde, dikotomik katılıkta ihtimallerin bir tarafında “kızıl elma” gibi idealize edilen batı medeniyeti var.

Medeniyet kavramının bir düzey olarak belirlenmesi, dünyaya bakışımızı medeniyet ölçüleriyle sınırlandırmamız sonuçta yeryüzünde üstün olanın medeniyet unsurlarını belirlediği görüşünü mutlaklaştırıyor.

Türk düşüncesi hususen İslamcılık batıya ulaşmak ile batı medeniyetine erişmek arasında ayrım yapmıyor; dahası kendini batı medeniyetini alıp o medeniyetin araçlarıyla yine batıyı ortadan kaldıracak bir misyonda göstererek fiillerini, düşüncesini, metodolojisini yüce amaçlara bağlıyor. Türk modernleşmesinin tartışılamaz, ertelenemez, göz ardı edilemez biricik amacımız olduğunu sadece Kemalistler, sosyalistler, batıcılar değil, İslamcılar başta gelmek üzere milliyetçi-muhafazakarlar bile kabul ediyor, bunu hayata geçirmenin mücadelesini veriyor. “Muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak” fikri, rasyonalizm, pozitivizm, bilimperestlik, pragmatizm gibi medeniyetin temellerini İslam’a, İslam düşüncesine, siyasetin ve tefekkürün merkezine taşımayı amaçlıyor. Doğaldır ki ortada batı medeniyeti dışında, kapitalist ilişki biçimlerinin haricinde ve ötesinde yeni bir düşünme, inanma, inşa etme kaygısı gezinmiyor.

Müslümanlar olarak bizler batı dışı modernleşmeyi bir kendilik biçiminde sunarak küresel medeniyetin, neoliberal tezlerin taşıyıcılığını yaparken sonuçta ümmet bilincini, İslam alemi algısını ve bütünlüğünü, İslam’ın ve Müslümanların biricik olduğu kanaatini sıradanlaştırmış oluyoruz. Kapitalist dünya sisteminin gerek sanayi kapitalizmi gerek finans kapitalizmi evrelerinde kendini sürekli yenileyebilme, güncelleyebilme, yeri geldiğinde yerli topluluklara cepheden saldırarak yeri geldiğinde çevredeki ülkeleri ve ulusları sistemi sahiplendirecek bir babacanlık yaparak sürekliliğini sağlama yeteneği var.

Mesele sadece batılılaşma, modernleşme ya da çağdaşlaşma değil esasında; Gezi gençliğinin dediği gibi mesele kapitalizm, sen hala anlamadın mı?

Anlamakta çoğu zaman güçlük çekiyoruz; zira kendimizi hala araf’ta görüp komplekslerimizle yüzleşmediğimiz için kapitalist dünya sistemi “medeniyet”e ulaşabileceğimiz hülyasını diri tutarak bizleri  cendere’ye sabitleyecek politikalar geliştiriyor. Cendere’de olmamızın en büyük nedeni ve yöntemi ise siyaset.

Fikir Hayatımız ve Cendereler

Cendere’nin ilkini modernleşmeyi, batı medeniyetini yine modernliğin yöntemleri, tezleri ile aşacağımız anlayışının yerleşmesiyle yaşadık hala da üzerimizden atabilmiş değiliz.

Türk modernleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsadığı için İslam aleminin geneline teşmil edilebilir. Dünyada İslami hareketlerin, İslam ülkelerinin getirdiği hangi fikirler varsa bir şekilde Osmanlı’da yani Anadolu coğrafyasında zamanında tartışılmış, ele alınmış, konuşulmuş, hayata geçmiş ya da bastırılmıştır. Kapitalist iktisadi düzenin ortaya çıkardığı sorunların çözümüne ilişkin arayışların hemen tamamı Osmanlı uleması ve devlet ricali tarafından değerlendirilmişti. Mısır ve Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinin modeli olan İslami bankacılık bile kısmen Osmanlı’da denenmişti. Böyle zengin birikime rağmen başladığımız yerde bulunmamız cendere’yi güçlendirmektedir.

Osmanlı ile başlayan batılılaşma macerasında biz “kendimize ait” bir yol ve yaşama tarzımız varken bunu ortadan kaldırmaya çalıştık. Modernleşme çabalarıyla birlikte hiçbir zaman kendimize ait bir yol aramadık artık; bu da yeni bir cendere demekti.

Devletin batmasını engelleyecek görüşlerin, ideolojilerin tamamı bizi “cendere”ye alır. Batıcılık zaten doğu-İslam kimliğini kültürel boyuta indirerek aslolanın gavur zihni olduğunu mutlaklaştırmıştı; sonraki süreçle birlikte sosyalizm bunu koyulttu.

Türkçülük, yine İslam düşüncesini modern algıyla yenilemenin buna ek olarak ulus devlet hassasiyetleri çerçevesinde yeni bir kimlik, etnik, grup aidiyeti bilincini teklif ederek sekülerizmi, ulus-devlet organizasyonunu, ümmet dışı dünyayı yol yapmaktan çok yepyeni bir cendereyi inşa etti.

İslamcılık devlet ideolojisi kimliğiyle coğrafya ve siyaseti hilafet kurumuyla bir arada götürürken, düşünce olarak modernitenin tüm tezlerini İslam düşüncesine yedirmeye çalıştı. Olmadı. Cumhuriyet inkılaplarını hayata geçirenler “gerçek İslam”ı kendilerinin getirdiğini savunarak, İslamcıların da dile getirdiği kaygıları kalkan yaptılar.

Cumhuriyet ideolojisi bizi cendereden çıkarmak yerine yeni, çağcıl cendereler üretti.

Ya Kemalizmin şekillendirdiği radikal modernleşmeye tabi olmalıydık ya da simgelere dayalı, seküler anlayışla yoğrulan İslam’ı vicdan meselesi gören kaba muhafazakarlığı kabul etmeliydik.

Ya 27 yıllık Tek Parti iktidarını ya Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkaran Demokrat Parti’nin anlayışını, İslam yorumunu benimsemeliydik. Ya Kemalizmin seküler ırkçı Türklük anlayışını ya da Turancı, İslam’ı Kemalistlerden bile daha zararlı gören milliyetçiliği ya da sonradan MHP’de rengini bulan ülkücülüğü kabul etmeliydik.

Ya Kadro hareketinin benimsediği sosyalizmi ya da 60’larda şekillendirilen Ortanın Solu’nda mücessem hale gelen “milli, yerli, sosyal demokrat” sosyalizmi kabul etmeliydik. Ya İttihatçıların ve Kemalistlerin devletçilik, milli sermaye eksenindeki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın yorumunu bile sapma gören liberalizmine tav olmalıydık ya da her şeyi serbest kılan, kadim devlet geleneğimizi yok sayan, millet varlığını, kültürü, İslami paydayı değersizleştiren, etnik ve mezhep kimliklerini yücelten liberalizme onay vermeliydik.

Demokrasi ile Tek Parti arasında, Rusya’nın tehditleri ile AB-ABD-NATO bloğu arasında, Selefilik ile sufilik, Anadoluculuk ile Turancılık, darül İslam ile darül harp, CHP ile DP-AP-ANAP-AK Parti arasında bir tercih yapmalıydık.

Beka meselesi de kendimize ait yolun döşenmemesine bağlı kılındı; tarihi referanslara döndüğünüz anda, Misak-ı Milli’den, Müslüman kardeşlerimizden, İla’yı Kelimetullah’tan, gazadan, Nizam-ı Alem’den, kapitalizm dışı düzenden bahsettiğinizde “cendere dışı” konuştuğunuzda ülke içindeki fay hatlarına birden enerji yükleniyor… Mezhep, etnik tüm kırıklar, yarıklar hem genişletiliyor hem derinleştiriliyor.

Ekonomik açıdan zaten dünya sisteminin merkezine bağlı kılınan Türkiye, İMF ve kredi derecelendirme kuruluşları, Dünya Bankası gibi sistemin temel kurumlarının cendere’sine alınıyor. 90’lı yıllarda zirveye çıkan operasyonlar, faili meçhuller, toplumsal olaylar, ekonomik krizler, siyasi kaoslar… Maraş olayları, Çorum olayları, 1 Mayıs, Kanlı Pazar,  darbeler, Sivas olayları, Gazi olayları… Dünya sisteminin cendere’sinin en bariz göstergesidir.

2001 krizi, bu krizi çıkaran siyasi bunalım Türkiye’nin iflasın eşiğine geldiğini gösterdi. Türkiye hep bir cendere’den başka bir cendere’ye sürüklendi. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan iktidarında AB ile ilişkilerin güçlü seyrettiği yıllarda ekonomiden toplumsal refaha kadar pek çok konuda belirgin bir görece rahatlama yaşandı. 2011 sonrasında “cendere dışı” bir teklif, fikir, çaba bile çok daha büyük cenderelerin oluşmasına imkan sağladı.

2000’lerdeki Cendere’ler

2011 sonrasında Türk düşüncesi, siyaseti bir büyük kavganın ortasında buldu kendini; antagonist siyasetin ötesinde, kutuplaşma söylemlerinin bile dışında çok ciddi, çok kritik çatışmalar, örtülü veya aleni olarak Türkiye’yi hatta Türkiye hinterlandındaki ülkeleri tesirine aldı. Başta Arap Baharı olmak üzere, Irak ve Suriye savaşları, Mısır, Libya, Tunus olayları Türkiye’nin “bahar”la buluşma ihtimalini güçlendirdi. Tayyip Erdoğan ile ya da Tayyip Erdoğansız bir Türkiye cendere’sine getirilen ülke, milletin Erdoğan tarafını tutmasıyla yine çok büyük toplumsal olaylara muhatap oldu.

Danıştay saldırısı, Ergenekon, Balyoz, 27 Nisan bildirisi, parti kapatma, Cumhuriyet Mitingleri, Mavi Marmara gibi olayların çok daha büyükleri bilhassa 2013’ten sonra hayatımıza girdi. Gezi başlı başına bir kalkışma mahiyetine ulaştı, İstanbul büyük burjuvazisine Anadolu’nun kimi orta ölçekli kaplanları da eklenince, siyaset, ekonomi, istihbarat üçgeni tamamlandı. Burada FETÖ temel çimento olarak operasyonları yürüten güç gibi kullanılmaya başlandı. Gezi’de etkili oldular. 17-25 Aralık darbe girişimi 15 Temmuz ile nihayete erdirildi.

2013 sonrası Türk tarihinin en hareketli, en operasyonel, en çatışmalı dönemi olarak tarihe geçebilir. Cendere’yi koyultanlar, mezhep ve etnik kimlikleri de harekete geçirdi; beyaz Türkler, devlet partisi CHP bile HDP üzerinden etnik iddiaları destekledi, 7 Haziran seçimlerinde Kürt milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini geride bıraktı. PKK bu süreçte IŞİD ile paralel saldırıya geçti, zaten Kobani olaylarıyla yoklamalar yapılmıştı; hendek savaşlarıyla Güneydoğu’da pek çok il ve ilçede hendek savaşları yaşandı.

Yeni Savaşlar’ın mantığına uygun olarak çatışmalar büyükşehirlere taşındı, Ankara Kızılay’da, İstanbul’da, Bursa’da, Gaziantep’te, Diyarbakır’da, Kayseri’de bombalı araçlarla, canlı bombalarla sivil, resmi pek çok kişi hayatını kaybetti. 1 Kasım seçimlerinden sonra koalisyon ihtimali ortadan kalktı ama cendere, bunalım, huzursuzluk devam etti. Rus uçağının düşürülmesi, Rus elçisinin öldürülmesi, PYD-PKK’nın güçlendirilmesi, Rojava, bir Kürt devleti ihtimali AB, ABD, Atlantik blokuyla arayı açarken Rus’ya yakınlaşmayı getirdi.

Türkiye “bloklar arasında” cendereye alındı, kendine ait bir yol çizmesine müsaade edilmedi; bloklardan  herhangi birini tercih etmesi de meseleleri çözmüyor, cendere daha da sıkışıyor. AB-ABD bloğunun Türkiye’nin güneyindeki Kürt devletini inşa etme kararlılığı, NATO, Transatlantik’e bağlılığı zedeliyor. 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin Suriye’ye girişi, FETÖ operasyonları, diktatörlük söylemleri arasında Türkiye’de siyaset, fikriyat 16 Nisan halk oylamasının sonucuna göre büyük bir dönüşüm geçirebilir; şimdilik cendere sürekli olarak yenileniyor, güncelleniyor, güçlendiriliyor.

Dünya, dünya sistemi yenileniyor; şu an bir kararsızlık, buhran hatta cendere hali var.

Dünya artık klan devletlere hazırlanıyor. İmparatorluklar parçalanıp ulus-devletlere ayrılmıştı, dünya sistemi klan devletlere, 1000 devletli federasyonlara geçmenin sancılarını çekiyor. Türkiye, en çok aşiret, klan, etnik yapıya sahip bölgelerin tam ortasında yer alıyor. Balkanlar ve Ortadoğu yüzlerce minik devletçik ve onları sinesine sarmaya hazırlanan federasyonlara hazırlanırken bizim bu “cendere”den sağ salim çıkabilmemiz gerekiyor.

Cendere’deki Türk Düşüncesi

Bu kitapta gazetecilerin, aydınların tarz-ı hayat tartışmasıyla, aktüel siyasi kavgalarla vakitlerini geçirdikleri dönemde inatla bu konuyu yazdım. Kürt meselesinin büyüklüğünü, Türkiye’deki hadiselerin, cendere’lerin hep Kürt devleti ve klan devletler konusuyla ilgili olduğunu anlatmaya çalıştım. Neoliberal tezlerin nasıl bizi yepyeni cendere’lere aldığını da milli ve yerli kavramlarının gerekli olmakla beraber nasıl lümpen ağızlarda, dünya sistemin elinde bir “tasfiye hareketi”ne döndüğünü de dile getirdim.

Sözün düşüşünü, kitabın, yazının onurunun git gide pespaye hale geldiği dönemin içindeyiz. Siyaseti, fikriyatı, ulema yönlendiriyordu artık gazetecilere hatta muhabirlere kadar indirgedik; bu bile bir seviye imiş, gidişat hakkında “troller” ve “trol dili” geçer akçe oldu.

Düşüncenin pek çok sorunu var ama bu cendere’den nasıl çıkar, bunu zaman gösterecek. Aydın konusu modernleşme tarihimizden itibaren her daim gündemde kaldı, cendere’yi biraz da aydının konumu anlatır. Egemenlik, özgürlük, devlet, millet, diktatörlük, muhalefet gibi kavramların etrafında gelişen düşünce ve siyasi hayatımız neoliberal siyasetin sona ermesiyle kendine yeni bir yön tayin etme yoluna girdi belki… fakat burada yine bize özgü bir tutarsızlık, ortayı bulma, statükoyu koruma kendini göstermeye başladı.

Liberal siyasetin yerine “güçlü devlet” arayışının geçmesi, beka meselesi, darbe girişimleri, Kürt devleti ihtimali, terör ve hendek savaşları, Suriye ve Irak savaşları milli ve yerli kavramlarını öne çıkardı. Fakat milli kelimesi İslami içeriğinden soyutlanarak Kemalizmin statükosuna varacak yorumlara malzeme yapıldı.

Halbuki milli demek, Anadolu’nun İslamlaşmasıyla ortaya çıkan, biz Türklerin tamamıyla İslam’ı referans alarak gaza metodu, Sünni bakış açısıyla kafir ve kapitalizm dışı bir dünyayı inşa etmelerinin adıdır.

Liberal siyasetin çoğulcu, çok kültürlü, bir arada yaşama dili gerçekten bir arada yaşamaya değil, fay hatlarının kırılmasına yönelik bir çabayı içeriyordu. Bugün sosyalizm bütünüyle etnik ve gayri müslim iddialarının taşıyıcılığını yaparak, Ermeni, Rum, Yahudi tezlerinin Anadolu’daki arkeolojisine yönelip, Kürtçülüğün, mezhebe bağlı özerkliğin sözcülüğü etrafında bin yıllık birikimi ve anlayışı yok etmenin çabasını veriyor.

Sosyalistler ne devrim, ne proleter iktidarından söz ediyor; burjuvanın kar maksimizasyonunu artıracak siyasallığa omuz veriyor. Aynen liberaller gibi… Liberallerle sosyalistlerin neredeyse taban tabana örtüştüğü bir dönemde yaşıyoruz. Bu açıdan batıcılık artık sosyalizmle liberallerin uhdesinde akıyor.

Milliyetçilik ise ne “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne”, “ne Tanrı Dağı kadar Türk Hira dağı kadar Müslüman” gibi terkiplere giriyor; ülkücüler PKK karşıtlığına oturmuş tekdüze söyleminin getirip FETÖ’nün kucağına atmasının acısını yaşarken, CHP’deki ulusalcılar ile AK Parti’deki dindarların arasında bölüşülmemenin gayretini gösteriyor. İdeolojik olarak Turancılık da, Türk-İslam sentezi de, Anadoluculuk da, Atatürkçülük de milliyetçileri tatmin etmeye yetmiyor. En çok fikir, edebiyat adamına, geçmişine sahip olmasına rağmen milliyetçilik ideolojik, fikri çıkmazda kendi beka meselesini düşünmekten Türkiye’nin bekasına odaklanamıyor. Benzer bir durum İslamcılarda da var.

İslamcılar da 14 yıllık iktidarın, kazanımların darbelerle heba edilmemesi için bir zamanlar küçümsediği hatta itikadi mesele yaptığı milli ve yerli söylemini sahiplendi, lümpenliğe varacak bir dili kurdu, matbuatta yayınlarını buna göre yaparken ulusalcılık, Kemalist milliyetçilik ekseninde bir meşruiyet çabasını da sergiler hale geldi. Sonuçta tarihiyle, milletiyle, bayrağı ve toprağıyla buluşan İslamcılık, öteki akımlar gibi siyasal, küresel cendere’nin altında gününü kurtarmayı, “vartayı atlatmayı” hedefliyor.

İslam düşüncesi belki de en büyük cendere’ye giren taraf oldu; FETÖ nedeniyle Türkiye’de İslam, din, dindarlık kavramları tasfiye hareketi haline gelebilecek, tarikat ve cemaatlerin yapıları dolayısıyla laikliğe meşruiyet kazandıracak boyuta geldi. İslam düşüncesi bir yandan IŞİD öte taraftan FETÖ nedeniyle, küresel medeniyetin kültürel etkilerinin de tesiriyle ciddi bir çıkmaza sürüklendi.

İslam düşüncesinin bu çıkmazdan kurtulabilmesi için getirilen asli kaynaklara dönüş tezi de, sufilik merkezli geleneksel dini kurumlar ihtimali de cendere’yi daha da kavileştirdi. Bu aşamada ehli sünnet vurgusu çok daha ciddi boyutlarda gündeme gelirken Anadolu irfanı kavramı da pratik manada dolaşıma girdi. Cendere içinde ne sosyalistlerin enternasyonal proleter diktatörlüğü, milliyetçilerin Turancılığı, ne İslamcıların İslam birliği savunulabiliyor; FETÖ ve darbe tehlikesi, siyasal yok olma kaygısı ideolojilerin, fikir akımlarının, partilerin kendi bekalarını öncelikle muhafaza etme zorunluluğunu doğuruyor.

Cendere son derece soft, güya halisane tekliflerle kuruldu. Cendereyi besleyen sadece moderniteden kalkıp batı medeniyetini imha etme çelişkisi ya da Kemalizmin her biri ölüm ve infaz manasına gelen dikotomileri değil, ayrıca “küçük siyaset ile büyük siyaset”in, “küçük müesses nizam ile büyük müesses nizam’ın birbirine karıştırılmasıdır.

Kimse büyük siyaset ya da büyük müesses nizam kavramına bakmak istemiyor. Ontolojik bunalımımızın köklerinde millilik tarifinde, büyük müesses nizam anlayışında olduğu gibi ciddi bir bir yükün altına girmemiz söz konusu.

Kimse konformizmi, dünya sisteminin neoliberal iktisadi kültürünün imkanlarını yok saymaya, reddetmeye yanaşmıyor. Böyle bir irade, bilinç yeşermediği için de siyasetten fikriyata kadar her günümüz bir cendereden bir başka cendereye girmeyle geçiyor.

***

Bu kitaptaki yazılar son dört yılda yazıldı ama dört yıllık süreci ele almıyor; Türk düşüncesinin genel serencamı için bu çok önemli zaman aralığını anlamaya dönük okumaların bir hasılasını Cendere’de bulmak mümkün.

Türk siyasi geleneğinde kadrolar, isimler, kahramanlar, dönemler değişse de olaylar, zihniyetler aşağı yukarı aynı kalıyor.

2013 yılından 2017’ye kadar geçen sürede aydınlar, ideolojiler daha evvel savundukları görüşlerin tam zıddını büyük bir hararetle anlatmayı maharet bildiler. Milli ve yerli kavramlarından nefret edenler, bayrak ve İstiklal Marşı’nı duymak bile istemeyenler, PKK ve APO’ya övgüler düzenler, FETÖ’yü dünyayı kurtaracak hareket olarak tanımlayanlar bu dört yılda  savunduklarının tam aksini öyle bir sahiplendiler ki, o düşüncenin yerlisini bile neredeyse hain ilan edeceklerdi!

Son dört yılda Türkiye pek çok darbe girişimine sahne oldu, olmaya devam ediyor. Bu zaman zarfında milli irade kavramı İslami kesimin meşruiyet kaynağı olurken fikir akımları cendere ile birlikte açmaz ve çıkmaz etrafında dolanmayı sürdürdü.

Bu kitapta sadece siyaset yok, düşünce hayatımızın genel tartışma konuları ile kadim bizi biz yapan değerler üzerine değiniler bulunabilir. Türkiye cendereden kurtulamadı, İnebahtı’da gavur “Türkler yenilebilir” fikrini yerleştirdikten bu yana sürekli savunmada yer alıyoruz.

Cendere’den çıkmak için bize özgü olanı büyütmek, üzerine daha fazla hassasiyet geliştirmek zorundayız. Anadolu, Türkiye bir töz’dür, tin’dir, kuvvetin, iradenin merkezidir, küfür ile İslam arasındaki sınır burada çizilir. Dolayısıyla kendimizi, kendiliğimizi arka plana attıkça cendere’den çıkamayacağız.

Dindarlığın, muhafazakarlığın, milliyetçiliğin arttığı bugünlerde kendimize yaklaşmaktan ziyade uzaklaşıyoruz. Kendiliğimiz tarihi birikimimizde yatıyor Malazgirt’ten bu yana, biz Türklerin tamamıyla İslam’ı referans alarak gaza metodu, Sünni bakış açısıyla kafir ve kapitalizm dışı inşa ettiğimiz dünyayı yeniden yapabiliriz.

Modernleşme hareketleriyle birlikte öncelikle dünyayı, evreni, varlığı anlama ve anlamlandırma çabamızı yitirdik; batı medeniyetinin dünyaya bakışını aynen kabulleniyoruz. Halbuki Karacaoğlan’ın şiirinde bile bu fark net biçimde gözükür:

İndim seyran ettim Frengistan’ı

İlleri var bizim ile benzemez

Levin tutmuş goncaları açılmış

Gülleri var bizim güle benzemez

Göllerinde kuğular yüzüşür

Meşesinde sığınları böğrüşür

Güzelleri türkü söyler çığrışır

Dilleri var bizim dile benzemez

Seyr edüben gelir Karadeniz’i

Kanları yok sarı benizi

Öğün etmiş kara domuz etini

Dinleri var bizim dine benzemez

Türk hayatı, İslam düşüncesi kendi biricikliğini gündelik hayatta görmek ister, biz ne zaman kendi bildiğimiz, öğrendiğimiz, bize özgü hayat tarzını yaşamaya başlarız işte o zaman cendere’den kurtuluruz. Başkasından, Batıdan yola çıkıp kendimiz olabileceğimiz zehabını savunanların cendere’sinden çıkmak için kendimizden ama her anlamda kendiliğimizden kalmamız gerekir.

Cendere tam da dünya sisteminin değiştiği, dönüştüğü zaman diliminde yazıldı. Uluslararası hesapların, ülke içine etkisini görmek, dünya sisteminin siyaset ve fikir hayatına tesirine çok daha yakından bakabilmek açısından Cendere bir rehber niteliğinde. Gelecekte ne olur bilinmez ama Türk düşüncesinin seyrini, siyasetin ülkemizdeki fonksiyonunu, Türkiye’nin beka meselesinin boyutlarını görmek açısından bu dört yıl prototiptir.

Bu kitaptaki yazıların çoğunluğu gazetelerde yayınlandı, gazeteler için yazıldı. Gazetelere yazmaya başladığımda tam da gazetede yazmayı gerektirecek bir atmosfer vardı, giderek bu iklim dağıldı, zaten yazılarım iyiden iyiye seyreldi.

Türkiye’de siyaset, aydın, yazar yaptığı işten ne bekliyor, ne umuyor bilmiyorum; fakat benim için yazmak, Türkiye’nin, biz Türklerin, Müslüman aleminin tinsel, iradi atılım yapması, bir anlayışı çoğaltması, tarihten aldığımız “başka bir dünya mümkün” deneyimini ân’a ve geleceğe taşıması için en etkili yol. Bu yolda en büyük yoldaşım da kelimeler, düşünceler, kaygılar…

Yazmayı, Türkiye’yi, İslam’ı bize bahşedene şükretmeden geçirdiğimiz her gün cendere bizi biraz daha sıkıştıracak!

Keçiören / 13 Nisan 2017

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.