Korona virüs ile dünya Küresel Salgın Düzeni’ne geçti; adeta küresel bir distopyada yaşıyoruz.

Kapitalist dünya sistemi Avrupa Merkezci tezlerle dünyayı “yeryüzü cenneti”ne çevireceğini iddia ediyordu, döngüsel tarih işledi ve şimdiye kadar eşine rastlanmayan salgın küreselleşti ve yeryüzünün her bir köşesini etkisi altına aldı. Bu aşamada Korona’nın bir şekilde, aşısı, ilacı bulunarak yahut tüm dünya korona olup bağışıklık kazanarak bu illetten “şimdilik” kurtulmayı umuyoruz; fakat bunun yeni versiyonlarının mutasyonla geri geleceğini de artık biliyoruz. Korona’nın açtığı bireysel ve toplumsal tabana yayılan psikolojik, felsefi, ekonomik, siyasal krizler gittikçe derinleşecek.

Korona sonrasında dünya sathında ciddi bir hesaplaşma, özeleştiri, atılım baş göstereceği kesin; Çin ve ABD arasında imparatorluk savaşı, Avrupa’nın yeniden yükselme girişimleri, Akdeniz merkezli küresel çatışma şimdilik derin dondurucuda bekliyor.

Şimdiden Çin’in İmparatorluk yarışında öne geçtiği yorumları yapılsa da ABD’nin sınır tanımaz ekonomik üstünlüğü, doların hala rezerv para niteliği, finans hacmi İmparatorluk vasfının zedelenmesine müsaade etmez. 

Üstelik Çin ekonomisinin bütünüyle ihracata dayalı yapısı, dışa bağımlılığını artırıyor. Çin hala dünya sisteminin kol gücünden öteye geçemedi, geçemez de! Buradaki mesele Avrupa’nın Korona sonrasında nasıl bir strateji uygulayacağında…

Dünyanın oligopollere bölüneceği, ulus devletlerin sayılarının artacağı, yeni siyasi mekanizmaların geliştirileceği, küresel örgütlerin rehabilite edilip yeniden örgütleneceği de muhtemel gelişmeler arasında.

Fakat bir gerçeği göz önünde tutmak zorundayız; kapitalist dünya sistemi içinde neoliberalizm krizinin nedeni değil Korona, sonucu!

Korona artık kendini bir türlü yenileyemeyen sistemin, çöken neoliberalizmin patladığını ilan etti. 2008 yılındaki kriz neoliberalizmin aşırı üretime rağmen maaşların düşüklüğüne de bağlı olarak yeterli tüketimin yapılamaması, ihracata dayalı Çin ekonomisinin Ticaret Savaşları ile kelepçelenmesi, küresel güçler arasındaki yeni pazar arayışlarının bir sonucuydu. Ne kapitalist dünya sistemi ne neoliberal dinamikler Korona’yı alt edebildi. Başta İmparator ABD olmak üzere Avrupa, Japonya, merkez ülkeler, küresel örgütler, son sistem teknoloji, teknik ve bilim Korona’yı durduramadı.
Dünya sisteminin neoliberal krizinin Korona ile taçlanması iddia edildiği ya da beklendiği gibi kapitalizmin, liberal değerlerin iflasını hele ki yeni bir sosyalizmi doğurmuyor! Devletler otoriterleşirken muhtemelen neo Keynesyen politikalara ehemmiyet verecekler, daha disiplinli yönetimler meydana gelecek fakat bu kapitalizmin ortadan kalkması anlamı taşımıyor; kapitalistler gerekirse faşizmi gerekirse diktatörleri gerekirse askeri darbeleri destekler…


Türkiye’nin liberalleşmesinin darbelerle gerçekleştiğini unutmamak gerekir!

 

Çok Kutuplu Dünyada Türkiye

Dünyanın karantinaya alınıp, küresel gözetim ve kapatılmayla yüz yüze gelmesi merkez ülkelerin en basit maske, eldiven, solunum cihazına muhtaç kalması, dünyada tedarik zincirlerinin aksaması Korona sonrasında ülkelerin, devletlerin siyasal ve iktisadi yeni modeller geliştirmesini gerektirecek.

Türkiye’nin bu süreçte ABD, İngiltere, İspanya, İtalya başta gelmek üzere pek çok ülkeye tıbbi malzeme yardımı yapması kriz döneminde ayakta kalması geleceğe dönük, Küresel Salgın Düzeni’nde anlamlı bir yer edinebilme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Bir yandan yerleşik dünya sisteminin mekanizması içinde bir yandan kendi tarihine temel referanslarına özgü yeni bir düzen için ciddi adımlar atılabilir. Korona sonrasındaki dünyada Türkiye küçük adımlarla büyük mesafeler alabilir. Osmanlı bakiyesi kimliği, Hilafet merkezli siyasal kapasitesi, dinamik nüfusu ve enternasyonal bakışıyla sadece İslam ülkeleri bağlamında değil sistemin merkez ülkeleriyle de iktisadi, siyasi ilişkiler kurup kontrollü ve çok yönlü büyüme gerçekleştirebilir. Bu süreç tabi üretime yönelik ekonomi için de ciddi adım demek.

Korona konjonktüründe tedarik zincirlerinin kırılması, temel maddelere ulaşımın sağlanamaması “tek merkezli pazar”ların riskini ortaya koydu. Üretim yapan ülkede çıkacak herhangi bir problemin tüm dünyayı etkilediği düşünülürse kapitalist dünya sistemi mutlaka yeni pazarlar, üretim üsleri, oligopoller inşa edebilecek. Türkiye tam da bu aşamada devreye girip siyasal hinterlandını da kullanarak çok yönlü bir oligopol içinde aktif hale gelebilir. Bu merkez ülkelerle çevre arasındaki irtibatı sağlayabileceği gibi merkez ülkelerin bağlantılarını da yerine getirebilecek fonksiyonu işaret ediyor.

Elbette çatışma noktaları göz önüne alınırsa İmparator ABD’nin Çin ile kavgası ve Avrupa’nın yeniden organize edeceği AB ile atağa geçmesinde Türkiye tüm kutupların, tüm oligopollerin “dengesi”, “üretim üssü” haline gelebilir. Bu arada enerji kaynaklarının kavşağının Türkiye olduğunu, yine çok ciddi bir savaşın vuku bulacağı öngörülen Akdeniz’de de Türkiye’nin etkinliğini gözlemek gerek. Burada üzerinde durulması gereken, Türkiye 400 yıl kapitalizmi geriletmiş, alternatif bir düzen kurmuş tarihi kimliğini yenileme ufkuyla mı yoksa klasik kapitalist dünya sistemi içinde yarı çevreye razı olan teslimiyetçiliğiyle mi var olacağı hususu. Sistemin Korona ile aksayan çarklarını rehabilite edecek araç kimliğinden uzak duracak iradeyi ve şuuru da aynı süreçte kurabilmeliyiz.

Türkiye Korona sonrasında atılım yapabilmesi için Cumhuriyet dönemi boyunca kendine biçilen misyonu, ithal ikame, denetimli serbestlik ve hizmet sektörü modellerini terk edip teknik, teknoloji, sanayi üretimi yapan bir ülke olacağını “beyan edebilecek” bir paradigma da geliştirebilmeli.

Bu yeni paradigmada hem dışa açık bir zihin hem kendi öz kaynaklarını kullanabilecek irade, bilinç, kararlılık bulunmalı. Türkiye siyasi manada buna güç yetirebilecek durumda.

 

 

Yeni Dünyaya Yeni Paradigma

Korona ile ortaya çıkan sonuçlardan biri Türkiye’nin “hizmet sektörü” merkezli ekonomisini rehabilite etmesi zorunluluğu… salgın ekonomisinde görüldü ki bir takım ürünler hele ki temel ihtiyaç malzemeleri kesinlikle başka ülkelere havale edilemeyecek kadar hayati. Bu manada bazı sektörler, tarım, sağlık alanı neredeyse “milli güvenlik meselesi” oldu. Savunma sanayiindeki milli tankların, uçakların, gemilerin yanında gıda ve sağlıkta da yerlileştirmeler, bağımlılıkları kıracak milli üretim gerekli hale geldi. Burada modernitenin bakış açısına da geleneksel yaklaşımlara da mesafeli davranarak bize özgü yolu kurabilecek terkibi şekillendirmeliyiz.

Temel kaynaklarımızın yanında Kerim Devlet pratiğini de göz önüne alarak mutlaklaştırmalardan kaçınıp çağın gerektirdiği alanlara yaklaşmak gerekir. “Toprağa dönüş” romantizmi taşra kökenliliğin getirdiği nostaljiyi karşılayabilir ama tarımın da bu süreçte “güç” olarak kodlanması, meseleye ciddi yaklaşılmasını gerektiriyor. Küresel ekonomi, finans dünyası, yeni üretim biçimleri, sanayi 5.0 ve yeni teknolojiler karşısında klasik tarım romantizmi arkaik bakışın ürünü.

Elbette bu yeni üretim sürecinde doğayı, çevreyi, varlığı, flora ve faunayı “yerli yerine koyabilen” hatta tabiat merkezli bir bakışla iktisadi etkinlik yürütmek… Modernitenin, kapitalizmin felsefesinin uzağında, iktisadi ilkelerinin dışında yeni bir model geliştirmek mümkün.

Korona sonrası konjonktür zaten neoliberalizmin açtığı yaraları tamir etmeye mütemayil olduğundan kapitalizmin merkez ülkeleri de neo Keynesyen tedbirler açıklamak zorunda kalacak.

Bu açıdan İslam ekonomisinde Peygamberimizin ve Kerim Devletin uygulamalarındaki temel ilkeler Türkiye için rehber niteliğinde.

Kapitalizmin hele ki neoliberalizmin faizi enflasyonun üzerinde tutan ilkelerini uygulayarak dünya sistemi içinde tedarikçi, hizmet sektörü etrafındaki yarı çevre statüyü aşmak, krizlere dayanmak, merkezin operasyonlarını göğüslemek imkansız.

Peygamberimizin ve Kerim Devlet’in uygulamasında faiz dışı serbest piyasa esas olduğu halde kapitalizm bilinenin aksine serbest piyasa karşıtıdır; faiz, tefecilik, tekel, stokçuluk, komisyonculuk, karaborsacılık, finansal spekülasyonun uygulanmadığı bir ekonomi kapitalist dünya sisteminin içinde ve fakat alternatif geliştirerek var olabilmemizi sağlar.

Aksi halde liberalizmin kaideleriyle sıradan muhafazakar, sıradan tedarikçi, sıradan montajcı olmaktan kurtulamayız.

Korona sonrasındaki organizasyonda Çin’in uyguladığı, muhtemel tüm merkez ülkelerin de aktifleştireceği gibi “devletçi küresel şirket” kurmak gerekecek. Bu ekonomik tedbirler bir yanıyla stratejik boyutlar da ihtiva ediyor elbette. Ağır sanayi merkez ülkelerin “şahdamarı”, oraya girenlere müsamaha göstermiyorlar. Teknoloji geliştirme konusunda da belirgin bir hassasiyet varsa da Türkiye hizmet sektörüne verdiği enerjiyi teknoloji geliştirmeye aktararak ciddi kalkınma sağlayabilir.

Bu süreçte ülkelerin tekil sektörlere dayandıklarında bariz iflaslar yaşadıklarına da şahitlik ettik. Organik tarımın ekonomisinde ciddi payı bulunan Hollanda “ellerinde kalan ürünleri” yüzünden salgının yanında iktisadi kaos da yaşıyor. İspanya ve İtalya’nın “turizm ağırlıklı” sektörleri de aynı sendroma yol açtı. İtalya’nın güneyi turizm nedeniyle ekonomik çöküş yaşarken fabrikaların bulunduğu kuzeyi Korona merkezi haline geldiğinden çok yönlü krizle karşı karşıya. Turizmin ülkeler için sürdürülebilir ve güvenilir sektör olmadığını bu süreçte tecrübe ettik.

Türkiye’nin turizme yönelimi çok güçlü; fakat turizm sektörünün son derece kırılgan, siyasal hadiselere açık, çökmeye müsait ve getirisi az olduğunu zaman zaman durma noktasına gelebildiğini bu Korona salgını dolayısıyla değil yalnızca geçmişteki terör hadiselerinde de Rusya ile girilen krizde de müşahede ettik.

Sahillerin, doğanın, tarım alanlarının getirisi düşük, iktisadi faaliyette çok az yeri olan, toplumsal karşılığı sınırlı turizme feda edilmesinin yeniden düşünülmeye, ele alınmaya ihtiyacı var!

 

 

Sosyal Politikalar

İktisadi hayatta dünyada meydana gelen kültürel, gündelik hayat değişimlerine paralel yeni ihtiyaçların doğduğu göz önüne alınırsa yeni sektörlerin kurulması, geliştirilmesi Korona sonrasında küresel krizden daha az etkilenmemizi de sağlayacak. Salgının akabinde dünyada çok ciddi istihdam açıkları, işsizlikler, sektörel daralmalar, küçülmeler, büyük iflaslar beklendiği için Türkiye gibi çeşitliliği fazla üretim kanallarını çalıştırarak yaklaşan krizi aşabiliriz.

Bu süreçte vergilendirmenin adil hale getirilmesi, tam istihdam politikasına geçiş, eşitsizliklerin giderilmesine yönelik güven, kemer sıkma politikalarında azalma, sosyal politikaların artırılması, emeklilik imkanlarının neoliberal politikalar dışında değerlendirilmesi, küçük imalatlardan büyüme stratejisi, Türkiye’nin orta sınıfında büyük yer kaplayan esnaf ve sanatkarların ihtiyaçları karşılayacak düzeyde hizmetle birlikte desteklenmesi, sağlık sektöründe istikrarı koruma elzem.

Korona sonrasında dünyada ciddi bir resesyon olacağı şimdiden belli. Çin tarihinin en büyük küçülmesini yaşadı bile… Muhtemelen ABD ve Avrupa ülkeleri de aynı düşük büyüme rakamlarını yaşayacak. Bunu değerlendirebilecek potansiyel büyük enerji kaynaklarından, fabrikalardan geçmeyebilir; tarlalarımızı boş bırakacak kadar neoliberal konformizme kapıldık, bunları yeniden verimli üretime dönüştürmek geleceğimiz için hayati önemde.

Türkiye’nin tarımsal üretimde yetersizliği yok tam aksine pek çok ürün ihracat kalemi içinde. Fakat Korona ile ortaya çıkan iktisadi ve siyasi krizler tarımı stratejik konuma itiyor. Bu bakımdan belki de Türkiye’yi Korona sonrası dünya sistemine hazırlayacak sektörlerin başında tarım ve endüstriyel tarım ürünleri geliyor. Tarım hususunda yepyeni paradigmaya geçerek buradan küresel piyasalarda yer edinmek zor değil.

Tarım, Türkiye’nin küresel şirket tekelini kırabileceği öncü sahalardan biri. Tarım ürünlerinin pek çoğu “milli güvenlik meselesi” olacak kadar ehemmiyetli…

Bunu Korona salgını sürecindeki “kolonya ihtiyacı”nda gördük. Kolonyanın hammaddesi alkol en kolay şekerpancarından üretiliyor, kısa bir duraklamadan sonra rahatlıkla dezenfektan ve kolonya üretebilecek duruma geldik.

Tarımda, sağlıkta ve eğitimde şu hususların üzerinde durulmalı:

. Küresel şirketlerin tohum tekelini kırmalı. Tohum üretimini kendimiz yapmalıyız.

. Yine çok uluslu şirketlerin aşı, tarım ilacı baskılarını, etkilerini de en alt düzeye getirebilmeliyiz.

. Klasik Anadolu tohumlarını, ırklarını çoğaltıp manipülasyona, dış tesirlere tarımı kapatabilmeliyiz.

. Tarım girdilerine yönelik işletmeleri artırmalı; ilaç, yem, aşı, gübre, makine konusunda sıkıntıları sona erdirmeliyiz. Bilhassa yem sanayiini güçlendirmeli.

. Sermaye tarımı yerine üretim merkezli, ihtiyaçlara, ihracaata dayalı tarıma geçmeli. Küçük üreticiye destekler verilmeli. Bilhassa hayvancılık desteklemelerinde talepler karşılanmalı. Küçük üreticiyi sistem dışına itmemeli.

. Boş hiçbir tarım toprağı bırakmamalı; tarım topraklarını erozyon, turizm, kentleşme nedeniyle heba etmemeliyiz.

. Sulama imkanlarını artırmalı.

. Gdo’yu mümkün olduğunca tarımdan, üretimden, toplumdan uzak tutmalı. Bağışıklık sisteminin ne derece ehemmiyetli olduğu Korona salgınında bariz biçimde görüldü. Gıdalardaki zehir doğrudan anne karnında bebeğe geçtiği için çocuklar bu zararlı maddelerle dünyaya geliyor. Toplumun bağışıklık sistemini korumak devletin ayrıca görevi, milli güvenlik meselesi!

. Çin’den daha ucuza geliyor, mantığının aksine endüstriyel ürünlere ağırlık verilmeli.

. Örneğine çok rastladığımız tereyağı, kırmızı et zararlı gibi anlayışların, yayınların, yönlendirmelerin önüne geçilmeli.

. Tarım, doğa, sağlık gibi alanlarda kapitalist kâr merkezli bakışı sona erdirmeli. Bu sektörleri kapitalist üretimin dışına çıkarabilmeli.

. Sağlık ve eğitimin özel sektöre devrinin hatalı sonuçları bu süreçte gözlendi. Devletin buradaki ağırlığının daha da artması gerekir.

. Sağlık alanında belki kısa vadeli tıbbi ürünleri bulundurmanın menfi tarafları olabilir fakat her zaman gelecek perspektifi, kriz senaryoları, acil müdahale kapasitesinin artırılması belki bundan daha önemlisi dünyada sağlıktaki gidişatı iyi okuyarak yeni tür salgınlar, virüsler, bakteriler, hastalıklar için ön alıcı çalışmaların yapılması gerekir.

. Sağlık sektöründeki sosyal devlet uygulamaları devlet ve millet arasındaki bağı kuran en mühim saha.

Aşamalı olarak tarım, istihdam, eğitim imkanlarının artırılması, neoliberal anlayışın sona erdirilmesi, özel sektöre devirlerin kısıtlanması, yeri geldiğinde buğday ve ekmek mayasıyla doğal gazın aynı ihtiyaç düzeyine ulaşabildiğinin bilinciyle hareket edilmesi Korona sonrası dünyada Türkiye’yi öne çıkartır.

 

 

Kültürel Kodlarımıza Dönmek

Korona sonrasında dünyada ulus devletlerin belirgin bir içe kapanma sürecine gireceği bekleniyor; Türkiye bu aşamada potansiyelini harekete geçirerek tarihsel yapısına uygun açılıma gidebilir.

Türkiye başat sektörlerinde korumacı davranmak mecburiyetindeyken dış pazarlara açılmada klasik küresel işleyişi kullanmalı.

İktisadi boyutları itibariyle neoliberalizmin kredilendirerek tüketimi artırma anlayışının iyiden iyiye terk edilmesi, ücretler üzerinden tüketim imkanlarının getirilmesi, yeni bir korumacılık bize özgü iktisadın ve Korona sonrası resesyonda, bilinemez ortamda sağlam adımların atılmasına imkan verir.

Tabi fırsatçılığı engellemek için devlet mekanizmasının devreye girmesi gerekir; vatandaşı korumaya özgü tedbirler zaten karantina günlerinde alınmıştı. Bu düşünce biçiminin iktisadın ortalamasına dönüşmesi, tüketicinin olduğu kadar üreticilerin de aracılar, tüccarlar, rantiyeler tarafından kâr hırsına karşı korunması gerekir; bunun sıkıntılarını sadece Korona salgınında değil soğan, patates gibi stokçuluğun siyasal alanı yönlendirme çabalarında yaşamıştık. Ekonominin bunlara karşı dirençli kılınması aynı zamanda siyasi birliğin, orta ve alt sınıfların güven duygularının ikmali için ehemmiyetli.

Korona sonrasında dünya yalnızca iktisadi bakımdan ciddi krizlerle boğuşmayacak aynen 1929 krizinde olduğu gibi zaten bir türlü “suhulete ermeyen” sistemin çok kutuplu aşamaya geçişinde siyasal krizler, kültür ve medeniyet buhranları da baş gösterecek. Bu süreçte ulus devletlerin bir taraftan güçlendiğini söyleyebiliriz; evlerine girmeyen ve yayılımı artıran insanları gönüllü karantinaya sokan devlet mekanizmasının ehemmiyeti Batının radikal demokrasilerinde bile kabul gördü.

Ulus devletlerin otoriter, daha güçlü, sözünü daha çok söyleyip dinletebileceği, gerekirse zoru, şiddeti doğal hukuk, evrensel yarar ve toplumsal fayda için kullanabileceği, meşrulaştırdığı kanıtlandı. Sorumluluk, bilinçlenme düzeyi, söz dinleme, talimatlara uyma gerekirse aplikasyonlarla kendini ve tabi ki tüm insanları takip etme “gönüllü gözetleme” bu süreçte normalleşti. Fakat ekonomik krizin arkadan güçlü biçimde gelme ihtimali, yıpranan, İspanya, İtalya, Ortadoğu ülkeleri gibi devletleri korunaksız bırakabilir. Bu da yeni ulus devletlere kapı aralar.

Türkiye bu süreçte tarihi ve değere dayalı millet bağını öne çıkararak daha büyük siyasi birliklere gidebilir! Protestan anlayışı yani para kazananın, zenginleşenin kurtuluşa erdiğine, fakirliğin suç ve günah olduğuna dair geliştirilen etiği reddederek İslam iktisadı ve ahlakını yeniden kültürel kodlarımıza yerleştirerek millet hayatını yeniden organize edebiliriz.

Korona evi, temel ihtiyaç maddelerini, anti konformizmi, sakinliği, sükuneti hatırlattı. Doymadan kalkmaya, zevk için değil hayatta kalmak için beslenmeye, tutkuları uğruna değil kulluk mucibince yaşamaya, fiziksel sağlığın ruhi emniyetten onun da varlıkla, Yaratanla, tabiatla ahenk içinde bulunmayla sağlanacağına dair felsefeyi, kendi değerlerimizi yeniden hatırladık. Hatırladıklarımızı hayatın, ekonominin, devlet mekanizmasının merkezine alarak geleceği inşa edebiliriz!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.