İÇİNDEKİLER

TÜRK DÜŞÜNCESİNDE İSLAM

  1. İslamcıların İslam Algısı: Dünya Nizamı ve İdeoloji Olarak İslam
  2. Kemalistlerin ve Batıcıların İslam Algısı: Allah ile Kul Arasındaki Maneviyat
  3. Muhafazakârlığın İslam Algısı: Mukaddesat, Sembolizm, Statüko

İSLAM, YURT, MİLLET VE YERLİLİK EKSENİNDE TÜRK DÜŞÜNCESİ

BATI KARŞITLIĞI, VATAN, MİLLET BAĞLAMINDA MEHMET AKİF’TE İSLÂM DÜŞÜNCESİ

İSMET ÖZEL’DE TÜRKLÜK

TÜRK RUHU VE CUMHURİYET KÜLTÜRÜ ARASINDA SAHİCİLİĞİ YAKALAYAMAYAN ŞAİR: YAHYA KEMAL

MİSTİSİZM VE ŞERİAT ARASINDA NURETTİN TOPÇU’DA İSLÂM DÜŞÜNCESİ

ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ VE VAR OLMAK

CEMİL MERİÇ, MENSUBİYET VE İSLÂM

AHMET HAMDİ TANPINAR: CUMHURİYET AYDINININ SAHİCİ PROTOTİPİ

CUMHURİYETİN İSLAM ALGISI VE İSLAMSIZ ŞEHİR

 

ÖNSÖZ

İlk esaslı okumalarımı üniversite yıllarında yapmaya başladığımda, araştırma – inceleme kitaplarında İslam’ın herhangi bir “nesne” imiş gibi anlatıldığını gördükçe çok şaşırmış ve kızmıştım. Birey, millet ve yurt olarak kimliğimizi tamamen İslam’a borçlu olduğumuzu okuduklarıma çok da başvurmadan öğrenmiş, keşfetmiştim. Fakat kitaplarda İslam’ın hep bir “mesele” biçiminde anılması beni araştırmaya daha çok yönlendirdi. Fikir kitaplarında İslam, bir tarafgirlik söylemi, stadyum mantığı içeriyordu. İdeolojilerden bir ideoloji olarak “İslami söylem” o kadar soğuk ve iticiydi ki bize tavsiye edilen metod ile İslami bir şeyler yapmanın imkanı yoktu.

İslam “karşı kampta” hep bir vicdan meselesi şeklinde ele alındıkça İslam’ın ne olduğundan ziyade “nasıl ele alındığı”na odaklanmaya başladım. Cemaatlerin, tarikatların, siyasal hareketlerin İslam’a yükledikleri vasıfların hiçbirisinin esaslı, sahih ve sahici olmadığı bu kadar çok kampın meydana gelmesinden anlaşılıyordu. Herkes bir şekilde İslam’ı kendi ikballeri ve gelecekleri uğruna tanımlamaya çalışıyordu. Hepsi moderndi. Hepsi İslam’dan yola çıkmak yerine konjonktürün, zamanın ruhunun ve  dünya sisteminin söyleminin gerektirdiği gibi İslam algısı oluşturmaya çalışıyordu. Bu, içinde bulunduğumuz dönemde yoğun bir yönlendirmenin ve aktüalitenin baskısıyla yoğrulmuş İslam anlayışıydı.

Peki Türkiye’de İslam algısı hep böyle miydi? Geçmişe doğru gittikçe  “dil”den başka usul olarak çok fark olmadığı görülür. Yani 80’lerin İslam’a bakışı ve İslam’ı ele alış biçimiyle 60’ların arasında belirgin bir ayrılık yoktur. 1940 ile 1960 yılları arasındaki metinlerin, Tek Parti ve uygulamaları nedeniyle kendine özgü yapısı bir yana bırakılırsa, 1960 bir kopuş idi. Kaba, sloganik, yabancı tanımlamalar, dil tercihi gibi bir çok husus 60 öncesinde neredeyse yok gibidir. Özellikle 80’li yıllarda kompleks ile birleşen yönlendirmeler neticesinde, “İslam’a göre kadın”, “İslam’da çok evlilik”, “İslam’da hayvan hakları” gibi tartışmalar İslam’ın basit bir öğreti derecesine düşürmüştü.

İsmail Kara’nın Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi çalışmasının 1. ve 2. ciltlerindeki metinlerini karıştırdıkça hadiselerin, konuların ve meselelerin 1990’larla birebir örtüştüğü halde mevzuları ele alış estetiği, derinliği, vukufiyeti ve samimiyetinin çok ayrı olduğunu fark ettim. Bu metinlerin insana sıcak gelen, oturaklı ve cezp edici yönü vardı. Tek sıkıntımız içine doğduğumuz dünyada kullandığımız Türkçe ile geçmiş arasındaki farklılığın zorlamasıydı. Türkiye’de İslam ve modernitenin çarpışmasıyla ortaya çıkan tüm meseleler sigortadan siyasal sisteme, neşriyattan hukuka kadar hepsi zaten Osmanlı’nın yıkılış döneminde yani İslamcılığın etkinlik gösterdiği, ideolojik fikri yapıların belirlendiği dönemde yazılmıştı.

Ne derece yeni katkılar, bilgi kaynakları, teknolojik yenilikler artsa da 2000’lerde Türkiye’nin meseleleri Osmanlı ulema ve entelektüelinin tartıştığı düzeyin ötesine geçmemişti.

Türk  düşüncesi bir şekilde Batı fikrinin Türkiye’deki taşıyıcısı olma rolünü sürdürüyordu. Tüm tartışmalar, tezler yine Batının ürettiği kavramlar yada ithamlar dolayısıyla yapılıyordu. İslam’a verilen anlam yine modernitenin ülke sathında yerleşmesi için gerekli siyasal yönelimlerin kalıpları dahilinde gerçekleşiyordu. Yönlendirme, kariyer ve maddi beklentilerle oluşturulmuş bir fikir yapısıyla karşı karşıyaydık.

Türkiye’de İslam üzerine söz söyleyenlerin bile İslam algısı, siyasal ve fikri yapılar içindeki yeri tatmin edici düzeyde değildir. Peygamber Efendimizin yanlarından geçen bir zahire satıcısının kabının içini eliyle kontrol edip ıslaklığı fark ettikten sonra: “Bizi aldatan bizden değildir” sözünün hep yürürlükteki iktisadi düzenle doğrulanıp, buradan eklektik çıkarımlara gidilmesi beni çok rahatsız ediyordu. Bir kere “bize özgü” pazarımız olmalıydı. İkincisi bazı gerçekler yoruma teslim edilmemeliydi. Olayı böyle değerlendiren üstadların bu sefer “düzen böyle olduğuna göre faiz tartışılamaz, alınabilir” yargısı da İslami, dahası ahlaki değildi. ÇağdaşTürk ve İslam düşüncesinde iki eğilim bir türlü buluşmadı. Asr – ı Saadet Peygamberimiz olmadığı için mümkün olsun ya da olmasın oradaki İslam’da mı mümkün olamazdı? Anadolu’nun İslamlaşması sürecindeki İslam düşüncesi, üstün ahlak ve yüce ruh tekrar gerçekleşemez miydi? “Piyasa”da gezinen İslam algıları sahih ve sahici olsa en azından temel için bir taş konmuş olmaz mıydı?

Bu kanaatlerim oluşmaya başlayıp, Türk düşüncesi ile ilgili yazılar yazmaya başladıkça dikkatimi İslam ile Müslümanlar / entelektüel gündem ve fikir adamları arasındaki ilişkiye odakladım. Kim İslam’ı niçin, nasıl ele alıyor? Bunun yanında aydınların yaşantısı ile yazıları ve İslam ile olan bağlantıları da önem kazanmaya başladı. Türkiye’nin geleceği için İslam mutlaka yeni / aslî mahiyetinde ele alınmalıdır doğru fakat öncelikle modern dönemden itibaren İslam’ın hangi yönleriyle öne çıktığını ortaya koymak gerekli.

Bu kitaptaki yazıların öncelikli amacı, “modernite ile ilişkilendirilmiş” İslam anlayışlarıdır.

Moderniteyi Osmanlı uleması ve entelektüel hayatı, devlet idarecisi iyi okuyabilmişti. Modernite iki şekilde ele alınabilir: 1. Toplumsal yaşam standardını yükseltmeye yönelik gelişmelere sahip olma. 2. Medeniyet olarak, rasyonel ve pozitif bilimleri, doğaya tahakküm kurmak isteyen bilim mantığını içselleştirerek. İlk anlayışı Osmanlı idaresi çok iyi uyguladı. “Tren gelsin de isterse sırtımdan geçsin” diyen Padişah’ın tavrı bunu çok iyi özetler. Abdülhamit, fotoğraf makinesinden, sinema ve otomobile kadar Batıdaki her türlü yeniliği anında imparatorluğa monte etmişti. Fakat ikinci hususun gerçekleştirilmesi mümkün değildi zira bu ancak İslam’dan vazgeçerek mümkün olabilirdi.

Türkiye’de İslam algısını bütünüyle modernitenin bu iki yönü belirlemiştir. Bu kitaptaki yazılar Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte ortaya çıkan İslam anlayışlarını ele alır. Kitabın birinci yazısı, kitaba ismini veren “Türk Düşüncesinde İslam” üç bölümden oluşmaktadır. İslamcı, Kemalist ve Muhafazakar İslam anlayışları ayrı ayrı ele alınmaktadır. Halbuki problemler ve konular bu üç kompartımana sığmayacak derecede geniştir. Mevzuları tematik olarak belirlemek istedim ama bizim fikir hayatımızda, siyasal anlayışımızda her şeyi belirli “kalıplar” içinde düşünmek yerleştiğinden mecburen “kullanışlı” olması için İslamcı, Kemalist, Muhafazakar başlıklarını tercih ettim.

İslamcılar İslam’a “bütüncül” baktıklarını, İslam’ı en başta din olarak kabul ettiklerini ikrar etseler bile eninde sonunda Batılı ideolojilerin yöntemlerini kutsadıklarından İslam’ı bir ideolojiye dönüştürmektedirler. İslam zaten din olarak bir iddia sahibidir. Tüm ideolojileri ve dinleri de kendine rakip almaz, onlara iltifat edilmesini hoş görmez. Çünkü bireye ve millete lazım olacak her türlü değer İslam’da vardır. Bu yüzden İslam’ın karşıtı ne olabilir? Başka bir din. İlla mukayese edilecekse bir başka dinle karşılaştırılmalıdır. Oysa modern dönemde İslam’ın muhatabı maalesef bir din değil, bizzat modernitenin kendisi haline getirilmiştir. Çünkü Batının dini artık “bütünlüğünü” kaybetmiş sadece uhrevi ve vicdani bir sahaya yerleşmiştir. İslam her ne olursa olsun, dünya ve ahret hayatına, toplum, devlet ve birey yaşamına doğrudan etki etme yeterliğini korumaktadır.

Kemalistlerin algısındaki İslam, medeniyet merkezlidir ve medeniyet değerlerini kaldırma adı altında İslam’ın dünyaya, devlete ve topluma söylediklerini törpüleyerek sadece “Allah ile kul” arasındaki “bilinemez” sahaya mündemiç kılmaya yöneliktir.

Muhafazakarlar iki anlayış arasındaki sentezi sağlayarak, dengeleyici bir misyon belirlerler kendilerine. Çünkü radikal Kemalist modernlik, laiklik başlığı altında “Türk milletinin” geleceğiyle oynamaktadır. Yapılan inkılaplar bir açıdan iyidir, Müslümanların hatalarını telafi eder ama öte taraftan asırlardır gelen ve toplumun mayası halini almış inanç, ahlak değerlerini kaldırmaktadır ki bu bir anlamda intihardır. Muhafazakarlar için İslam esas değildir. Devlet ve toplum esastır. Onların devamlılığı için bir din gerekir, bu bizde İslam ise olduğuna göre böyle devam etmeli.

Günümüzde “Kültürel Müslümanlık” yaygınlaşmakta. Bu, Kemalizmin projelendirdiği İslam anlayışının “her kesim” tarafından kabul edilmesinin adıdır. Muhafazakarlık ve dindarlık, “Kültürel Müslümanlık” adı altında son yıllarda yükselişe geçti. İslam modern dönem boyunca bu tür “pragmatist” eğilimlerin odağına yerleşti. İslamcılar, Kemalistler ve Muhafazakarlar kendi işlerini gördüğü müddetçe İslam’a yaklaşıyorlar.

Kitabın ikinci yazısı İslam, Yurt, Millet ve Yerlilik Ekseninde Türk Düşüncesi, İslam’ın Türkiye’deki “ontolojik” mahiyetini anlatmaktadır. Toprağın, insanın, milletin ve devletin kaynağı, sebebi Türkiye’de İslam’dır. Bunun başka alternatifi bulunabilseydi zaten çoktan İslam dışlanırdı.

Türk Düşüncesinde İslam yazısı kitabın omurgasını oluşturacak nitelikte yazıldı. Mevzu çok fazla uzatılmadan, belirgin ve temelli noktalarıyla Türkiye’deki İslam anlayışlarının oturduğu zemin, ele alınış biçimi ve siyasal konjonktür göz önüne alınarak incelendi. Olabildiğince çok kaynak kullanmaya özen gösterildi. Bu sahada fikir beyan etmiş birkaç yazar üzerinden yorumlara gitmek, akademik hayatın geleneği ve esasında çıkmazı olduğu için, meselenin yaygınlığı, ciddiyeti ve derinliği için çok sayıda ismin görüşlerinin kitapta yer bulması hedeflendi. Arkasından gelen Mehmet Akif, Yahya Kemal, Topçu gibi isimlerle de meselenin kişiler bazındaki yansımaları gösterilmek istendi. Fikir hayatımızın, aydınlarımızın yaşadığı çelişki ile ahlaki yapıları üzerinde duruldu. Modernite ile İslam arasında kalan aydınlarımızın geçirdiği evreler, “kaos”ta ortaya çıkardıkları İslam anlayışlarının meydana getirdiği köklü problemler vurgulandı.

Türk düşüncesinde süreklilik arz eden bir husus varsa o da fikir adamlarının İslam’ı, İslam toplumunu bildiği, o atmosferi yaşadığı halde İslam’dan vazgeçmeyi, Batı medeniyetine girmeyi tek hakikat gibi göstermeleridir. Türk düşüncesinin, aydınlarımızın siyasete, para ve kariyere göbekten bağlılığı İslam algılarında da kendini göstermektedir. Entelektüel düzeyimizdeki düşüklük “kendilik bilgisi”nin modernitenin ürettiği kavramlarla şekillenmesindendir. İslam’ın ontolojik tek referans kaynağı olduğunu kabul etmedikçe, İslam üzerine üretilen tüm yorumlar, beyanlar geçersiz kalacaktır.

İslam kişioğlunun söylediği ile yaşadığı arasında fark olmayanına rahmetini bahşeder.

17.02.2013 / Keçiören

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.