“İslamcılık düşüncesini” 2013 eşiği olarak ifade ettiğiniz iki farklı darbe girişimini aştığını şimdi ise 15 Temmuz’da milletin oluşturduğu “milli mutabakat” ile ortaya çıkan imkanları değerlendirme imtihanıyla karşı karşıya olduğunu belirtiyorsunuz. 15 Temmuz’da oluşan milli mutabakat neydi ve İslamcılık düşüncesi bu mutabakatın neresinde?

 

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin başta FETÖ olmak üzere, terör olaylarıyla zirveye çıkan beka meselesi, asgari huzur ve güvenliği konusunda hemen her kesim endişelendi ve ister istemez aynı tarafta durmaya başladı. Yenikapı’da muhalefetle hatta askeri bürokrasiyle birlikte yapılan miting siyasetin ötesinde bir Türkiye davasının hemen her kesim tarafından sahiplenileceğini gösterdi. Vatan, bayrak kavramları etrafında mücessem bir mutabakat oluştu. Sonrasında tabi ki siyasi saikler, endişeler tekrar herkesi kendi siperine çekse de memleket meselesinde bir araya gelebileceğimizi göstermesi açısından umut oldu. Cumhuriyet tarihinde belki de ilkti bu miting, İslamcılar herkesi bir araya getirebildi, istese daha başka cenahları da toplayabilirdi. Bu mutabakat ortamını canlı tutmalı, siyasette Yenikapı’yı belirli bir nirengi noktası olarak görmeli. Gezi olaylarından sonraki konjonktürde buna ihtiyacımız vardı.

 

Gezi’yi 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’a mı bağlıyorsunuz?

Gezi olaylarından 15 Temmuz’a, hendek savaşlarına hatta Başkanlığın Meclis’ten geçmesine kadar geçen süreyi, olayları, uluslararası siyaseti bütünlüklü ele almak gerekir. Gezi bir darbe girişimi miydi, bakarsanız AK Parti’yi değil ama Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını “temelli” bitirmeye yönelik bir girişimdi… 17-25 Aralık girişimi zaten 15 Temmuz’a bağlandığı için yine darbe girişimi olarak değerlendirilebilir. O zaman meseleyi darbe boyutuyla ele alırken AK Parti ve Erdoğan üzerinden değerlendirmek gerekir.

 

Siz 2013 sonrası girişimlerin sadece Erdoğan’a yönelik olduğunu düşünüyorsunuz, doğru mu?

Elbette… Yani Gezi başlamadan önce içinde FETÖ ile bağlantılı sermayenin uluslararası sermaye ile yaptığı hazırlıklarda, toplantılarda hedefin Erdoğan olduğu zikrediliyor; AK Parti ile Erdoğansız olarak devam etme fikri var. 15 Temmuz başarılı olsaydı bile ben “siyasete” kısa sürede dönüleceğini düşünüyorum, yine AK Parti ile devam edilecekti.

 

AK Parti o zaman toplumsal ve siyasal hayatımızın ortalaması gibi düşünülebilir…

Mutlaka… Yani AK Parti Türkiye’de İslamcılık hareketinin bir yansıması ve toplamı gibi de düşünülebilir, İslamcı hareketlerin, tarikat ve cemaatlerin bütününü yansıtmıyor olarak da görülebilir. Fakat Türkiye’de İslami manada belirgin tezler öne sürenlerin, kamusal alanda varlık gösterenlerin AK Parti ile mutlaka bir ilişkileri, kesişmeleri var. Benimsemeseler de siyasi adımlarının, fikirlerinin tümünü AK Parti’nin devam etmesini hemen her kesim istiyor.

 

Niçin?

Çok basit, kamusal alandaki kazanımların sürmesi için… AK Parti kendini merkeze yerleştirmeyi bildi. 7 Haziran seçimleri bu anlamda bir kriter, kıstas da koydu. Yani koalisyon ihtimali doğunca oy vermeyen çoğu kişi, istikrar bozulacak endişesine kapıldı. Enteresan bir siyasi yaşamımız var; AK Parti’ye cepheden tavır alan muhalefet bile iktidara kendilerinin gelemeyeceğini bildiği, seçmen kendi partilerinin bu derece “istikrar” kuramayacağı için AK Parti iktidarının devam etmesini istiyor. Tabi biraz akıllarını başlarına alsınlar da diyor…

 

7 Haziran’daki portre ile 1 Kasım bunu doğruluyor galiba…

Yani, Türkiye’de seçmenlerin siyasi tercihlerini küçümsememek gerekir. Bu millet, radyo varken ajansları, televizyon dönemi geldiğinde de ana haberi sanki bir taraf gibi, sanki siyaset yapıyor gibi takip ediyor. Siz ne kadar TRT yanlı yayın yapıyor deseniz de, iktidarın borazanı gibi görseniz de 80’li yıllarda da, 90’lı yıllarda da partilerin genetiklerine kadar inebiliyordu. 90’larda özel televizyonların tartışma programları, şimdi de haber kanallarının prime time kuşağındaki tartışmaları çok dikkatli izleniyor. Siyaset bilen bir milletiz yani. Yeri geldiğinde, tavır koymayı biliyoruz.

 

AK Parti merkez demiştiniz, ilk soruya gelirsek, AK Parti İslamcı bir parti mi, mutabakatı ne yönde sağlayabilir?

AK Parti İslamcı bir parti değil kuşkusuz, İslamcıların siyaset yaptığı bir parti… Zaten Türkiye’de İslamcı tezlerle parti programı hazırlayıp siyaset yapmak neredeyse imkansız! Yeni tür İslami düşüncenin nüvelendiği bir hareket. AK Parti’yi merkeze çeken 2011 yılına kadar dindar, muhafazakar dil ile liberallerle olan ilişkilerdi. Elbette Erdoğan’ın karizması meşruiyetin en büyük sebebi. Ekonomi burada ciddi pay sahibi. 2013 ile birlikte Erdoğansız bir Türkiye’yi milletin istemediği görüldü, çok net! İslamcı düşüncenin kaygan zemini, kırılma noktası olan Çözüm Süreci çok büyük rahatsızlık doğursa da Erdoğan nedeniyle AK Parti’ye ilgiyi düşürmedi. 2013 sürecinden sonraki yeni siyasi konjonktür, kaygıları en aza indirmeye başladı. Merkez derken artık buna milliyetçi dili de eklemek gerek… Terör ve FETÖ ile açığa çıkan beka kaygısı içe kapanmaya, liberal siyasetin sonuna ve milliyetçi – muhafazakar bir zemine oturmaya başladı.

 

Siz milli İslamcılık demiştiniz…

Neoliberal İslamcılık kitabım çıktıktan sonra belirttim evet… Neoliberal İslamcılık 1980-2015 arasında etkili oldu… Türkiye’de çevrede kalan kesimlerin hepsine ama en çok Kürt meselesine hitap etti. Kemalist elitin karşısında duran herkesle ittifak yaptı. Kemalistlerin kayıtsız şartsız din düşmanlığı, kamuda dindar istemeyen tutumu ister istemez rahatsızlığı artırmıştı. İslamcılar sosyalistlerle, liberallerle, tarikat ve cemaatlerin çoğunluğuyla, Kürtlerle hatta marjinal kesimlerle bile diyalog geliştirdi. Refah Partisi iktidarı, kadroları bu kadar büyük organizasyonu kaldıramadı, biraz neoliberal siyaseti uyguladı ama iktisat konusunda bildiğinden şaşmak istemedi. Neoliberal İslamcılık iktidara geldi; 2015’e kadar iktidarını sürdürdü.

 

Sonra ne oldu peki, büyük ve keskin bir dönüş yaşandı sanki…

Türkiye’nin hassas damarları var, “kırmızı çizgileri” de aşan, ontolojik meseleleri çok ciddi boyutlarda tartışılmaya açıldı. Kürt meselesi böyle… Alevi meselesi de… Ermeni konusu mesela… Çevredeki tüm sorunlar ve kesimler neoliberal İslamcıların da gündemine geldi fakat millet nezdinde bir tek “dindarlık” konusu kamuda ağırlıklı olarak temsil edilebilecek meşruiyete sahipti… Öyle de oldu… Millet dini manada İslami kimliğini yaşamak istiyor, gücü nispetinde elinden geldiğince İslami bir hayat yaşamak istiyor, bu yönde ciddi baskılar da geldi. Bunlar 2013 yılında ancak resmiyete kavuşabildi. İmam hatip okullarının çoğalması, üniversiteye girişleri halkın desteklediği hususlar… Ama yukarıda saydığımız meselelerde halkın kafası net. Neoliberal İslamcılık bunların “sınırlarına geldi.” Çözüm Süreci ciddi rahatsızlık doğuruyordu, Habur görüntüleri sonrası infial oluşmasa da kazan epey harlı kaynadı. 7 Haziran seçimleriyle de süreç sona erdi… Gezi olayları, Hendek savaşları, FETÖ girişimleri, HDP-CHP-FETÖ, hatta MHP’nin ortaklığı AK Parti kadrolarını, İslamcıları “milli ve yerli” dile çekti.

 

Kitabınızda 1980-2015 alt başlığını kullandınız, bilinçli bir tercih miydi?

Tabi kitabın yazımı itibariyle bu tarihi verdim ama tüm işaretler zaten sürecin nihayete ereceğini gösteriyordu. Yani İslamcılık düşüncesinin artık çok kültürlülük, çoğulculuk, bir arada yaşama, hoşgörü, Medine Vesikası gibi “öteki” ile birlikte var olmayı savunan görüşlere tahammülü kalmadı. Tüm zararı “öteki”nden gördü. İster istemez milli olana dönmek zorundaydı. Bu da 27 Mayıs sonraki sürecin ve tezlerin büyük oranda iflas etmesi demekti.

 

Oraya gelmeden, öteki dediğiniz hep dile getirilen “kutuplaşma” unsuru muhalefet mi?

Hayır, hayır… Milli kavramını ben yerlilik ile birlikte bir bu topraklar nostaljisi olarak görmüyorum, sentetik bir tarafı da yok. Milli, İslami olan demektir. Yani milli kavramı İslami olanın ön planda tutulmasıdır. Bernard Lewis’in dediği gibi Türkler milliyetleri ile İslam’ı birleştiren, özdeşleştiren yegane millettir. Bizim örfümüz, kültürümüz çok büyük oranda İslami kültürün sonucudur. Bu açıdan milli demek İslami olanı ön plana çekme manasına gelir. Elbette Kemalist, seküler, laik uzun süreçte bu içerik boşaldı, yıprandı. Öteki ise, bizim İslami köklerimizi, bu milletin dinini, dini yaşantısını tamamıyla düşman gören bir zihniyettir. Modernist yorumları da ben öteki içine alıyorum. Yani 80’lerde, 90’larda İslami kesime akıl veren, fetva verenler milli midir, hayır… Çünkü kadim İslami yaşayışımızı bize düşman gösteriyor, göstermek istiyor. Millet bunlara hiçbir zaman tevessül etmedi… Hoş, şimdi televizyonlarda, hocaların şovları var diyeceksiniz… Bu da bir sapma ama izlenmeleri tereciye tere satmamalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla siyasi kutuplaşmanın tarafları milli kavramının dışında değildir, olamaz!

 

27 Mayıs sonrası demiştiniz…

Tüm modernleşme hareketlerinde olduğu gibi İslamcılık düşüncesi de “halkı adam etmeye” çalıştı… Meşrutiyet İslamcılığında da bu vardı ama 27 Mayıs sonrasında tercümelerle bunun tesiri daha kuvvetlendi. Cahiliye toplum kavramı İslamcılarla toplum arasındaki makası açtı. Milli Görüş geleneğinin siyasi tavrı belki de oy kaygısı nedeniyle bunu daha geri çekse de dönemin tarikat ve cemaatlerinin pek çoğu tebliğ, irşad kavramlarını gayri müslim için değil 27 yıllık baskıya rağmen dinini korumayı başaran insanlar için kullanır oldu. Bu entelektüel hareket 80 sonrası neoliberal siyasal kültürle farklı bir boyuta ulaştı. Bahsettiğimiz ittifaklar yine milleti yakalayamadı fakat artık insanlar, siyasi hayatımız, fikir ortamımız gibi çıkmaza girdi. İslamcılar yine Türkiye’de en bel bağlanabilecek insanlar olarak görüldü… Millet hala İslamcılara değer verir.

 

İslamcılar bunun farkında mı?

Olmaz mı… neoliberal İslamcılık döneminde Kemalistlere özgü halka tepeden bakma çok güçlüydü ama artık “milli irade” İslamcıların en önemli  kavramı oldu. Bunda Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük payı var. O hiçbir zaman milletle irtibatını kesmedi, her zaman zinde güçlere karşı, müesses nizama karşı millete dayanılması gerektiğinin farkındaydı.

 

Nitekim sonuç aldı…

15 Temmuz… Yani Türk darbecilik tarihinin dönüm noktası. Millet sorgulamadan tankların, helikopterlerin karşısına çıktı. Açık söylemek gerek, bu Erdoğan karizması nedeniyledir. Ama bu tavır yerleşti. İslamcıların milli ve yerli vurguları milli irade kavramıyla eklemlendi. 27 Mayıs sonrasında vatan, millet, bayrak İslamcılar için tağut rejimin diliydi, küfürdü yani… Hep bahsediyorum namaz kılınan her yer vatandı. İslamcılar AK Parti tabanının içinde hissettiği vatan, bayrak, İstiklal Marşı sevgisine 2013 sonrası hatta açık söyleyelim 15 Temmuz ile birlikte ulaştı. Eskiden bayrak dediğinizde, marştan bahsettiğinizde milliyetçi olarak yaftalanıyordunuz. Türkiye bu manada değişimden değil dönüşümden bahsedilmesi gereken bir ülke!

Son kitabınızda Akif üzerinden bunu açıklıyorsunuz…

Mehmet Akif algısı bu süreci özetliyor aslında. Öncelikle belirteyim ki, gerek Akif gerek Babanzade Ahmet Naim Efendi milliyet kavramını eleştirmez “kavmiyetçilik” İslam’da yoktur, der. Kavmiyetçilik için de en çok Arapların asabiyelerine vurgu yapar. Bu bakımdan Osmanlı İslamcıları Türk ile İslam’ın örtüştüğünü zaten dile getirir. Sorun İmparatorluktan ayrılmaya çalışan Müslüman tebaadır. Ama ne hikmetse kendi etnik fikirlerini İslamcılık diye sunanlar, milliyetçilik ile İslamcılığı karşı karşıya getirdi. “Türkiye olmasa da olur” dediler, İslam ülkelerini daha çok vatan olarak gördüler… 28 Şubat’tan sonra mesela batı ülkelerini özgürlük daha çok diye Türkiye’ye tercih etme eğilimi çıktı, yani bunu zorunluluk değil bir kıyaslama yaparak savunanlar oldu. Elbette bunda İran devriminin de etkisi oldu. İran’ın Şii kimliği, Suriye meselesindeki tutumları İslamcıları şok etti… Radikal İslamcılar AK Parti’ye daha çok tutundu, bir yandan İran devrimciliği öte taraftan selefi düşünceyi savunmak… Yani bu tam manasıyla yabancılaşmanın zirvesiydi zaten!

 

Osmanlı ve Cumhuriyet İslamcılığı ayrımınız tam da bu manada nereye oturuyor?

Şimdi kim ne derse desin, Müslüman coğrafyada Türkiye hala İmparatorluk kimliğiyle, hilafetin uhdesinde kalmasıyla, kafire karşı çıkabilecek tek güç olarak düşünülüyor. Arap milliyetçileri sömürdüler bizi filan deseler de, Türkiye’nin, Türk milletinin potansiyelinin farkında. Hatta yaşı Mısır’ın, Pakistan’ın, Cezayir’in ulus devlet yaşından büyük olanlar hala devlet olarak Türkiye’yi düşünüyorlar! Böyle bir gücümüz var. 27 Mayıs sonrasında içi boş ümmetçilik kavramıyla İstanbul merkezli düşünme yerini Arap Hilafeti, Arap Medeniyeti, İslami hareketler, İran devrimi üzerinden öteki İslam ülkelerine çevirdi. Fakat işte gün gün tutamak olarak görülen, Afganistan, Mısır, İran büyüleri bozuluyor. Selahaddin Eş’in Star’daki bu minvaldeki yazıları önemli bence. İslamcılar artık Osmanlı İslamcılığı gibi toprağı, tarihi dinamikleri, zihniyeti öne çekmeye kurtuluşun İstanbul’dan başlayacağını söylüyor.

 

Biraz önce Akif yorumlarından bahsetmiştiniz…

Evet, tamamlayamadık. Akif, bu toprakları “İslam’ın son yurdu” olarak görür. İstanbul’un kurtulması İslam dünyasının kurtulmasıdır. 27 Mayıs sonrası İslamcılar Akif’i, bir kaç mısra üzerinden manalandırdılar hatta İslamcılık düşüncesini ona göre yorumladılar. Kur’an İslam’ı söylemi biraz da popülerdi… “Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur’an’ı” ya da “İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin / Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için” mısraları ön plandaydı, onu yazan Akif çok gerideydi, zira Cumhuriyet’in marşını yazan adamdı. Fakat özellikle 2000 sonrasında, bölünme kaygıları İstiklal Marşı’nı öne çekti… Milli mutabakat metni olarak marş hala çok canlı. Şunu söylemek gerekir ki, Akif’in dillendirdiği görüşlerin hepsi İslamcılarda hala çok net… Akif’te toplanan bu görüşlerin üzerine İslamcılar yeni hiçbir şey koyamadı!

 

15 Temmuz sonrası mutabakat üzerinden gidersek, İslamcılar yeni bir aşamaya geçti diyebilir miyiz?

Neoliberal İslamcılığa göre yeni bir evre diyebiliriz ama bu Osmanlı İslamcılığının tezlerini öteye taşımadı ki, İslamcılık düşüncesini küresel bağlamda, milli hudutlar içinde ayrıcalıklı bir yere oturtmadı ki… En fazla işte milli ve yerli çerçeveye gelindi. Bu bir seviye mi, terakki mi… hâzâ geriye gitme! Zaten bu temel var olmalıydı, bunun üzerine neler neler inşa etmeliydik! İslamcılar bu fırsatları hep tepiyor. Daha evvel de söyledim Türkiye’nin İslamcılardan başka şu anda bir ülkeyi yönetme kapasitesine sahip kadrosu yok! Bürokrasi var ama işte adı üzerinde bürokrasi.

 

Siz bürokrasi, statüko kavramlarını da bu süreçte sık sık kullanıyorsunuz…

Öncelikle şunu belirteyim, “Milliliğin Gölgesinde” diye bir yazı da yazdım. Milli ve yerli vurguları yaptım, yapıyorum ama millilik ve yerlilik kavramlarının içi hızla boşaltılıyor. Tasfiye için kullanılıyor… Hatta İslamcılar bile bu süreçte tasfiye ediliyor. Menşei belirsiz bir bürokratik kesim İslamcılığı da burada devre dışı bırakmanın hesabını yapıyor. Buna yeni yeni kesimleri eklemek gerekiyor; iktidar imkanlarından faydalanan bir takım kişiler “İslamcıları bitireceğiz”, diyor. İslamcıların böyle “yumurtadan çıkıp kendi kabuğunu beğenmeyenler” karşısında cesur olması gerekir! Millilik ve yerlilik İslamcıların tasfiyesi için her an gerekçeye dönüşebilir! Kemalist statüko varlığını korumakta mahir! Millilik kaba bir milliyetçiliğe, Kemalist milliyetçiliğe denk sayılıyor; halbuki ne alakası var, olamaz. Aktüel milliyetçi hareketlerin, Kemalist milliyetçiliğin içeriğinde İslam ya yoktur ya dozu çok zayıftır. Bugün aktüel milliyetçilik hareketleri, Kemalist laikliği, sekülerizmi sonuna kadar savunur. Millilik bunlarla yan yana gelemez. Osmanlı döneminde de toplumsal hayatta İslam’ın meşruiyeti çok yüksekti, gündelik hayatta hatta kamuda. Millilik gündelik hayattaki İslami referanslardır; fakat bugün aktüel milliyetçilikler bunu tehlikeli sayar.

 

15 Temmuz’un etkisi olmadı mı bunda?

Hem de fazlasıyla… 15 Temmuz halkın nezdinde tarikatların ve cemaatlerin saygınlığını, geçerliliğini, varlığının gerekçelerini neredeyse bitirdi. Kamuda artık insanlar tarikat ve cemaatlerin güçlenmesini istemiyor. Devlet tabi ki buna rıza göstermez. Devlet bir kliğin, grubun, hizbin devleti yönetmesine, gücün yekûnunu eline geçirmesine izin verir mi, vermedi nitekim. Hala pek çok tarikat ve cemaat FETÖ’nün boşalttığı alana talip, onların yöntemlerini kullanmak istiyor, yani akıllanılmamış. 15 Temmuz laikliği geçerli, meşru kabul ettirdi neredeyse. Tabi seküler kesimler de bunun kaymağını yiyor, İslamcılığın tasfiyesi için FETÖ ve öteki yapılar aynılaştırılmak isteniyor. Burada herkesin kendi alanını, sınırlarını bilmesi gerekir.

 

Tarikat ve cemaatler sorgulama dönemine girdi mi sizce?

Ne gezer! Sanki daha çok pervasızlaştı. Yani bakıyorsunuz bazıları hala tarikat ve cemaatlere, İslami düşünceye zarar verecek açıklamalar, basit fetvalar veriyor. İslamcılık düşüncesi sadece siyaset değildir, sadece entelektüel faaliyetler İslamcılığı açıklamaz. Cuma toplantılarına gidenlere bakın, mevlitlere, kandillere, kamusal alandaki dindarlık göstergelerine bakın… Tarikat ve cemaatlerin büyümelerine, nüfuz ettikleri, kontrol ettikleri öğrenciye, insan potansiyeline, maddi varlıkları bir yoklayın… Çok ciddi bir İslami aşama söz konusu. Fakat bu öncelikle kendi grubunun daha çok güçlenmesi, siyasette söz sahibi olması, kariyer planlaması ve dahası devlette etkili olmaya yöneliyor. Haliyle İslamcılık düşüncesinin geçerliliği tarikat ve cemaatlerin bu yaptıklarıyla zayıflatılmak isteniyor. Buna fırsat vermemek gerekir.

 

15 Temmuz tüm ideolojilerin ezberlerini adeta bozdu. İslamcılara, İslamcılık düşüncesine etkisi ne oldu? 28 Şubat sonrası zihnî anlamda girilen fetret benzeri  bir durum bekleyebilir miyiz? Daha net söylersek, İslamcıların kafası net mi?

Net değil, büyük bir korku var… Öncelikle beka kaygısı… İki türlü kaygı bu. Birincisi ülkeyi yöneten kadroların üzerinde Türkiye’yi tehditlere karşısında sağ salim güvenli limana çıkarabilme endişesi yüksek. Millet İslamcılara güveniyor. Bu güveni boşa çıkarmamak gerekiyor. İkincisi de İslamcıların beka kaygısı… Yani yeni bir darbe tehdidi, içerdeki İslamcıları bitireceğiz diyenler, küresel manada İslamcı düşünceye yönelik bir topyekûn saldırı, Trump’ın Müslüman karşıtı, radikal İslami terörü bitireceğiz açıklamaları… Buradaki radikal İslami terör ifadesinin rahatlıkla İslami hassasiyetleri olan herkesi kapsadığını düşünmek gerek! Bunlar çok ciddi kaygılar. Temelleri var hem Türk tarihinde hem dünya sisteminde, karşılığı var. İslamcıların burada kendilerine acilen yepyeni bir söylem geliştirmeleri gerekir; Türkiye’nin yeniden güçlü ve büyük olması açıklamalarını destekleyecek entelektüel dili kurabilmeli… Milletle irtibat hiçbir zaman kopartılmamalı…

 

Böyle bir endişeniz mi var?

Var… İslamcılar ittifak kurarak bu günlere geldi, fakat Kemalist milliyetçilik, aktüel milliyetçi anlayış, lümpen dili kullanan kesimler İslamcıların geleceğini şekillendiremez. Statüko ve zinde güçleri heyecanlandıracak, umutlandıracak geri adımlardan kaçınmak gerekir; özgüveni eksiltmemeli… Burada millete yepyeni şeyler söylemek gerekir. Öncelikle ekonomik düzey korunduktan sonra dünya sistemiyle ara açılıyorsa, açılacaksa bu iktisadi planda olmalı… Neoliberal siyaset bitti fakat neoliberal iktisat bitti mi, bunu söylemek zor. Eğer sosyal devlet politikalarında gevşeklik olursa sıkıntı büyür. Bu açıdan neoliberallerin zengin-fakir arasındaki makası açmasına müsaade etmemeli… Bir İstanbul merkezlilik hakim… Bu çok önemli, en kısa zamanda alt yapısını doldurarak Türkiye’yi dünya sisteminin gerçeklerinden uzaklaştırmadan kendine özgü yeni bir yola sokmak gerekir. Ben Rusya ile ABD arasında hiçbir farkın olmadığını düşünüyorum… Rusya’ya yaklaşma, ABD’den uzaklaşma… bunları İslamcılar tartışmamalı…. Biz Türkler, batıya gittikçe batıdan fetih yaptıkça, gaza anlayışını ve ahlakını güçlendirdikçe Türklüğümüzü ispatladık, varolduk, Anadolu’yu vatan ettik. Önce ahlak…

Ahlak vurgusu son yıllarda pek sık yapılıyor, sizin ahlaktan kastınız nedir?

Aktüel ahlak yorumları basit ahlakçılıklara dayanıyor, yeme, yedirme, doğru konuş, liyakata ehemmiyet ver! Bu çok sıradan, en temelli olanı… Ahlaka sahip olmalıyız ama bu biraz da sorumluluk sahamızda tutarlı ilerlemeyle mümkün olabilir. Bugün bakıyorsunuz, İslamcılar kaba milliyetçiliğe ve simgesel muhafazakarlığa peşin peşin “fit” olacaklar. Yani ittifaklar ile dönüşüm arasında hiçbir fark görmüyorlar. İslamcılık düşüncesinin Türkiye’nin selamete çıkması için yenilenmesi, güncellenmesi, millet ve devlet nezdinde aktif hale getirilmesi değil kaygılar, basit iktidar hesapları. Böyle bir ahlak elbette Kemalist statükoyu mutlaklaştırır. İslamcılığı milletin rutini yapmak, İslamcılığı millet hayatının doğal süreci haline getirmek gerekir. Üç yıl olmadan ağzından Türk kelimesi çıkanları milliyetçi diye, faşist diye yaftalayanlar bugün bırakın milliyetçi dili kullanmayı öyle ütopyalar içine giriyor ki hayrete düşersiniz. Bu ahlak bitsin artık, tükensin, bunları sahnenin dışına alalım artık!

 

1994’te dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Claes “Sovyetler yıkıldıktan sonra Nato’nun yeni düşmanı radikal İslam’dır” demişti. Graham Fuller’in de “radikal İslam’a karşı ılımlı İslam’ı desteklemeliyiz” görüşü de aslında birbirini destekleyen hamleler… Teröre hamledilen radikal İslam, güvenlik stratejilerinin bir konusu belki. Peki, “Fuller İslam”ı diyebileceğimiz ılımlı İslam anlayışının özellikle 15 Temmuz’dan sonra millette ve devlette bir karşılığı olacak mı?

Fuller biliyorsunuz İslamsız Dünya kitabında ABD’nin faşistlere, komünistlere karşı savaşıp zafer kazandığını, sıranın İslamcılara geldiğini söylüyor. İşte Trump Ortadoğu’da Kürt grupları destekleyeceğini, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapacağını ve İslamcılarla savaşacağını söylüyor… Bunların hepsi bir şekilde Türkiye’yi daraltmaya yönelik. Ben de baştan beri hep bunu söylüyorum, devletler, dünya sistemi hep sıralı iş yapmayı sever, iş yaptığı kesimleri de tasfiye etmekten zevk alır. İslamcılık Türk milletiyle aynı dili konuşmaya başlarsa hem Türkiye’nin bekasını hem Türkiye’de sadece İslamcıların değil, İslam aleminin  bekasını da muhafaza edebilir!

Haber10.com – 06.02.2017

Konuşan: Cengiz Sözübek


        

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.