Meşrutiyet İslamcılarının belirgin hususiyetlerinin başında Batı medeniyetini, modernizmi doğru anladıklarıyla ilgili metinler kaleme almaları gelir. Modernizmi, Batı medeniyetini sadece teknik, bilim ve teknolojideki ilerlemesiyle almayan Meşrutiyet İslamcıları felsefeden sosyolojiye, dini düşünceden hukuk ve ahlaki sahaya kadar pek çok konuda bütüncül bir zihniyet dünyası ikame ettiklerini görerek çalışmalarda bulunmuşlardır.

Meşrutiyet dönemi İslamcıları yeniyi, yeniliği bir üstünlük belirtisi görse de aslında daha çok zihniyete vurgu yaparlar; bu bakımdan erken dönem İslamcılık düşüncesinin bütüncül bir modernite-İslam düşüncesi okuması vardır. Felsefe çağdaş İslam düşüncesinin temel düşünme alanlarının başında gelir. Batı medeniyetinin felsefi bir makas değişimi içerdiğinin farkında olan İstanbul merkezli İslamcılık düşüncesi erken dönem çalışmalarını felsefe üzerine yoğunlaştırır. Cumhuriyet sonrasında İslamcılık, felsefi boyutu ihmal eder, daha doğrusu meselenin felsefi yönüne gelemeyecek kadar temel konularla ilgilenmek durumunda kalır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden ulema, mütefekkir kuşağı içinde müstesna yeri olan isimlerin önde gelenlerindendir Elmalılı Hamdi Yazır.

Elmalılı Hamdi Yazır Türkiye’de İslamcılık düşüncesine hem teoride hem pratikte çok ciddi katkılar sağlamış, erken dönem İslamcılık düşüncesinin oluşumuna etki etmiş, İslam düşüncesinin yenilenmesiyle alakalı belirgin fikirler izhar etmiştir. Felsefe, hukuk, matematik, edebiyat merkezli metinler kaleme alsa da aslında daha çok tefsiriyle, Metalib ve Mezahib çevirisine yazdığı önsözdeki fikirleriyle tanınır.

Siyasetçi ve Bürokrat Kimliği

Elmalılı Hamdi ilim adamı, mütefekkir olduğu kadar bürokrat ve siyasetçidir. Kritik görevlerde bulunmasından dolayı kimi zaman tüm oklar ona çevrilmiş, İttihatçılar içinde yer almış, İsmail Kara’nın vurgusuyla “görevi olmadığı halde” II. Abdülhamit’in hal fetvasını yazmıştır. Belki de en çok tartışılan, şerh konan, saygınlığına halel getiren vazifesi bu fetva katipliğidir. Türkiye’de “Abdülhamit hassasiyeti” onun yerini kısmen sarstı. Tabi “hal fetvası”nı Elmalılı’nın yazmadığını, iftira atıldığını iddia edenler de var; Yazır’ın yeğeni Fatma Paksüt bu savunmayla beraber dayısının “şartların zorlamasıyla”, zaten Mahmut Şevket Paşa’nın silahlı tehditleriyle hatta Padişah’ın “canını korumak için” fetvayı kaleme almak zorunda kaldığını anlatır. (Paksüt, 1993, 7-8) Anlaşılan Elmalılı cevval, atılgan, siyasi tarafı güçlü bir karakter özelliği sergiliyor. Enteresan olan Cumhuriyet idaresine kadar etkin, siyasal alanın ve ilmi sahanın her tarafında bulunan Yazır’ın inkılaplarla birlikte “bir anda” evden hiç çıkmayacak kadar inzivaya çekilebilmesi… siyasi tecrübesi onun nerede duracağını çok iyi tecrübe ettiğini de gösteriyor!

1876 Kanuni Esasi’sinin tadilinde büyük etkisi olan, ilmi derinliği yanında tesir gücü yüksek bir şahsiyet Elmalılı… II. Meşrutiyet’le beraber Antalya mebusu sıfatıyla Meclis-i Mebusan’a girmiş; daha doğrusu Antalya halkı kendisini seçip mazbatayı Payitaht’a yollamıştır.. İttihat Terakki’nin ilim şubesindeki vazifesinin yanında Darül Hikmet’te azalık da yaptı. Damat Ferit hükümetlerinde Evkaf Vekili oldu; yeğeninin anlatımına göre reddettiği vazifeyi bir sabah evinin önüne gelen yaverin tebliğiyle, kendisini nazırlığa Padişah emriyle atandığını bildirmesiyle mecburen kabul eder.

Damat Ferit hükümetlerinin nihayete ermesiyle Ayan Azalığı yapar. Belki de Elmalılı’nın hayatındaki kırılma noktalarından birini İstiklal Harbi’nin kazanılmasından sonra bir gün evine giren polislerin kitapları, evrakları, eşyayı dağıtarak arama yaptıktan sonra onu Ankara’ya götürmesi oluşturur. Kırk günlük yargılama sürecinin sonunda İstanbul’a geldikten sonra evinden dışarı hiç çıkmaz, inzivaya çekilir. Kuşkusuz Elmalılı siyasal alanı çok iyi bilen bir isim… tasfiye geleneğinin en sert ve hızlı yaşandığı bir dönemde İttihatçılardan Damat Ferit Hükümeti’ne kadar farklı ve birbirine düşman kesimlerde görevler aldı, bürokrasideki, ilmi sahadaki, siyasi hayattaki iç ve karşıt kavgaları tecrübe etti. Belki de tefsir yazma gerekçesi biraz da bu geleneği bilmesinden, sonuçlarını öngörebilmesinden ileri geliyordu! Serbest bırakılmasında ilk Damat Ferit Hükümeti’nde yer almasının, İstiklal Harbi’ne karşı Damat Ferit eylemlerinin ise ikinci hükümette gerçekleşmesinin, Sevr’i imzalayanların içinde bulunmamasının katkısı vardır.

Küçük Hamdi Efendi diye de hitap edilen Yazır, yeni devletin Cumhuriyet idaresinin dini alanı yeniden dizayn etme sürecine bir şekilde dahil olur. Post Osmanlı evresinde Cumhuriyet idaresinin yönelimlerine bağlı biçimde İslami kaynakları yenileme çabası kapsamındaki tefsir, hadis, meal çalışmaları başlatılır. İstiklal Şairi Mehmet Akif Kur’an mealini, Buhari’yi Babanzade Ahmet Naim, Kur’an tefsirini de Küçük Hamdi Efendi hazırlayacaktır. Akif mealinin Türkçe İbadet için kullanılma ihtimali nedeniyle “proje”yi tamamlamaz fakat Babanzade ve Elmalılı yükümlülüklerini yerine getirirler. Hamdi Yazır artık klasikleşen tefsirini on iki yılda tamamlar. Medreselerin kapatılmasından sonra ekonomik sıkıntılar çeker; 1942 yılında altmış dört yaşında vefat eder.

Tefsirinin önsözünde çalışma prensipleri, aile kökleri, düşünce hayatı ve metodolojisiyle ilgili birbirinin içine geçen derinlikli izahları, entelektüel kimliğini çok bariz anlatır.

“Ben halis Anadolulu öz, Oğuz, Yazır Türküyüm. On beş yaşımda İstanbul’a geldim. Ne Arabistana gittim ne Türkistan’a. Ne İran’ı gördüm ne Frengistanı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim. Yazırın Kayı, Kınık, Bayındır, Eymir, Avşar gibi büyük Oğuz kabilelerinden biri olduğunu da Arapçadan: ‘Divan-ı Lûgâti’t-Türk’ten öğrendim. İran’da çıkan yünden, Avrupa’da bükülen ipten, Türk tezgahında dokunan halıyı Türk malı tanıdım. Bir binanın mimarisinin Türk olması için, bütün kerestesinin yerli olması lazım değildir diye işittim. Afrika madenlerinden çıkmış bir altının üzerinde bir Türk sikkesi gördüğüm zaman, ona Afrikalının değil, bizim altınımız dedim.”

1872 yılında Elmalı’da doğan Hamdi Yazır kıvrak zekası, çok çabuk öğrenen güçlü muhakeme kabiliyetiyle yeteneklerini fark ettirebilir. “Her şeyin aslını aramak, her şeyin en iyisini bulmak” gibi nitelikleri ilim hayatını belirler, yönlendirir. Annesi bir gece kalktığında onu yatağında göremeyince telaşlanır; meğer mum ışığında hafızlık çalışıyormuş. İstanbul’a ilim tedris etmeye gittiğinde 1894 zelzelesinin harap ettiği bir şehirle, yıkılan imgeleriyle karşılaşır. Arapçası ve Fransızcası çok iyi olan Yazır’ın Payitaht’taki hâmisi dayısıdır; derse kendisi götürüp “kimseyle temas etmemesi için” ders biter bitmez alır. Kur’anı güzel okumak, hayata estetik yaklaşmak için sanat dallarında kendini yetiştirir, musiki, hat dersleri alır, başarılı icralarda bulunur.

Ontoloji, Batı Medeniyeti ve Tevhid

Elmalılı’nın düşünce hayatının merkezini İslam düşüncesinin Batı medeniyeti karşısındaki konumu alır. Bu da meselelerin, klasik İslami konuların ve metodolojinin günün koşulları, çağın diliyle nasıl ifade edileceği, yenilenebileceğine mühdemiçtir.

Elmalılı çağdaş İslam düşüncesinin yenilenmesini öncelikle çağın düşünce yapısını çözmeye, İslam’ın tezlerini ortaya koymaya ve Batı medeniyetinin başta felsefi ve kelami yönelimlerini eleştirip etkisizleştirmeye bağlar. Bu açıdan felsefi mahiyette Batı düşüncesini, İslam felsefesi ve kelamını ortaya koyma derdindedir. Metalib ve Mezahib’in önsözü, tefsirindeki çıkarımlar ve bazı makaleleri, felsefi kelami meseleleri çok bariz biçimde ele alıp hal yoluna koymaya matuftur. Yazır çağdaş İslam düşüncesi mütefekkirlerinin pek çoğu gibi “selefi” düşünceye yatkın olsa da bütünüyle bu kanala hapsedilecek kadar angaje değil. Bir taraftan bazı yazılarında tasavvufun klasik yönelimlerine, eserlerine karşı çıkarken öte taraftan tasavvufi ıstılahlara ve usule yatkın yaklaşımlar sergiler. Hem Metalib ve Mezahib hem tefsirinin önsözünde “Enelhak diyenler”in vicdan ile vücûdu karıştırdıklarını, Allah’a vücud olarak değil vicdan olarak varılabileceğini iddia eder. Zaten Yazır Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, fena-beka, ricaullah, zuhur, tecelli, tezkiye, fakr, vuslat, istiğrak, ehlullah, cihad, hak-ı cedid, evliya, tebettül, hakikat, sekinet, kalp gözü, tevhid-i zat, keramet gibi pek çok tasavvufu ıstılaha başvurduğu görülür:

“Bazı âyetlere ve âyetler arasındaki bağlantılara ‘bir zevk-i tasavvuf ile’ bakmış ve muhatablarına bazı tasavvufi tefsirlerde dahi bulamayacağımız bir coşkunlukla yaklaşmıştır.” (Kara, 1993, 233)

Elmalılı’nın felsefi yaklaşımları büyük oranda kelamın meseleleriyle örtüşür. Tabi İslam’ı, alemi, insanı ve tabi Batı metafiziğini bilme, yer yer karşı tezler geliştirme çabası Hristiyan teolojiye cevap vermeyi de gerektiriyor. Felsefenin misyonu ile dinin metafiziği çakışmadığı durumlarda arayışın hezimete döndüğünü de kaydeder Hamdi Yazır. Bu açıdan felsefeyi dinin doğrulanmasıyla görevli kılar, sonuçta felsefenin geçekte gayesinin Allah’ın birliğini tespitten başka bir şey olmadığı sonucuna da gider.

“Demek ki, başka dinler içinde daima garip kalmış olan felsefe, İslâmiyette aradığını bulacaktır. Eğer Avrupa’nın son dönem filozoflarının mensup oldukları kavimlerin dinleri, İslam dini olsaymış, günümüz Batı felsefesi büsbütün başka bir hakikat rengiyle meydana çıkabilecekmiş.”

Felsefenin bu veçhesi sonuçta tevhid ile teslisin mukayesesine ulaşır; Elmalılı teslisin tevhid karşısındaki zaafını açıkladıktan sonra da çok sübjektif ve enteresan bir yargıya da varır: “Günümüzde Batı metafiziği uluhiyet bahsinde pek ciddi yola girmiş, Allah’ın birliğinde şüphesi kalmamıştır.” (Yazır, 2005, 32-33)

Elmalılı’nın bu tavrı Cumhuriyet İslamcılığında çokça gözlenen Batı medeniyetini İslam medeniyetinin kurduğu yaklaşımının ürünü. Sokrat’ın Müslüman olabileceğini de söyleyen Elmalılı, bir bakıma İslam’ın üstünlüğünü kanıtlama çabasını her alana yansıtır. Oryantalistlerin “İslam terakkiye mani” tezinin tam tersini ispatlamaya çalışması onun benzer yorumlar getirmesini açıklar. İnsanlığın bir “kurtuluş” beklediğini savunan Elmalılı’nın bu tezi de Cumhuriyet dönemi İslamcılığının belirgin cümleleri arasına girecek. Bu kurtuluş elbette İslam’dır, bu yüzden de Hamdi Yazır felsefenin İslam dışındaki dinler için “haram” olduğunu bile savunur. Öyle ki Batının gelişmişliği dininden değil “sömürgeciliği”nden ileri gelir. Elmalılı din ile teknolojiyi daha genel manada moderniteyi denkleştirmek, doğrulamak ister. Batılıların ithamlarının aksine tekniği, bilimi, teknolojiyi Hristiyanlık değil İslam teşvik eder:

“Avrupa’nın gerçekleştirdiğimiz son yenilikleri ya Protestanlığa veya bir diğer Avrupa mezhebinin tesirine bağlamakta olduğu ve bunları hep kendilerine köle olmak gibi bir gaye ile düşünmekte olduğu görülür. Fakat Avrupa korkmasa idi, bir ilim ve felsefesine bakar, bir de dinine bakardı da o ilim ve felsefe ile taban tabana çatışmakta olan dinini, dini törenlerini bizi aşılamağa çalışmaktan vazgeçer, o ilim ile kucaklaşacak olan İslamiyet’i yaymağa uğraşır, İslam’ın hayatına acı vermekten zevk almazdı.” (Yazır, 2005, 66-67)

Elmalılı Hamdi Yazır ilmi metinlerinde üsluplu bir dil kullanır; felsefesi vardır, felsefi izahları da yine edebi ve estetik bir üslupta gerçekleşir. Felsefesi tasavvufi neşve ile metafizik arasında fakat Allah’a tam bağlı bir uyum sergiler niteliktedir. Her felsefeci gibi logos, kosmos ve nomos üzerine fikirlerini açıklar Hamdi Yazır… Dibace’nin girişinde kendi varlık alanını ihata eden bir tasavvur ortaya koyar:

“Ey müteal olan Rab! Sen bana vicdan dedikleri bir ‘buluş’, vücud dedikleri bir ‘bulunuş’ bağışladın. Ben bir ‘buluş’ ile kendimi kendimde buluyor; ‘bulunuş’uma eriyorum. Bu sayede başka varlıklara varıyor; vicdanlarımı kendime zammediyorum. Vicdan her an tecelli eden bir gerçeklik, bir ilk olay; vücud ise bu aynaya yansıyan bir son gerçekliktir.”

Vücud ile vicdan kelimeleri üzerinden ontolojik bir izah getiren Elmalılı bunları birbirine bağlar. Bütünlüklü ve bağlantılı düşündüğü bir başka ikili unsur ruh ve maddedir. Yazır, “ben” diyerek ruhi olanla maddi olanı bir araya getirdiğini, nefsim diyerek de “ikiliğin ve teslis”in yıkıldığını belirtir. Nefsini bilmenin Allah’ı bilmeye götürdüğü ayeti kerimesi üzerinden geliştirdiği vicdan-vücud kavramlarıyla tevhidi anlamaya, anlatmaya yol alır. Allah’ın varlığını olguların varlıklarının üzerinde görmenin mümkün olmadığını, kendinde varlık değil, vicdan ve vücudun mutlak vahdetini sağlayan “Mutlak Hak” kavramıyla bilmenin gerektiğini söyleyen Küçük Hamdi Efendi, cevher manasına sıkıştırılamayacak hatta kendinde ve kendisi için gibi mefhumları da aşacak bir yüceliğe ulaşmayı salık verir.

Allah’ı bulmak kulun tek felsefesidir ona göre… burada iki metod var. Birinci yöntemde Allah apaçık mutlaktır; her vücud onun olduğu için vicdan mutlak vücud ile apaçık bulur. İkinci yöntemde de Allah hem apaçık hem teorik alındığında da vicdan kendinde apaçık, varlıkta ise akıl yürütmeyle Allah’ı bulur. Allah’ı bulmanın öncelikle “ben’i yok etmekle mümkün olduğunu belirten Yazır, buradan Allah sevgisine geçerek, Allah’ı bilip sevmenin millet bağını kurduğunu anlatır. Akıl ve nakili tek başına almaktan ziyade sentez yapmanın gerekliliğine vurgu yapan Elmalılı, bilgiyi yığmak yerine onu farklı disiplinlerle kullanışlı hale getirmeye çalışmayı vurgular. Vahiy de devreye girerek Peygamberin varlığına gelir, Peygambersiz bir dinin olmayacağını, kanıtlayarak ifade eder.

Yenilenmeyi Tefsirde Gerçekleştirmek

Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinden felsefi görüşlerine kadar bütünüyle İslami düşünceyi yenilemeye, Batı karşısında yeniden üstün kılmaya çalışır; bu uğurda önceliği Batı medeniyetini teşekkül ettiren rasyonalizm, pozitivizm ve bilim anlayışını çürütmeye, yer yer bilimin Batının dini Hristiyanlıkta yerinin olmadığına ve nihayetinde teslis inancını aşmaya yönelir. Akıldan itikada kadar geçen okumalar yapar.

Akıl ile inancı sorgulamak ve doğrulamak dönemin İslamcılarının temel tavırlarındandır. Kant ahlakını ve Descartes rasyonalizmini aşmaya matuf çabalar geliştirirken aklın sınırlarını itikadın sahasına yaklaştırmayacak boyuta gelir. Bu açıdan da klasik İslam felsefesinde aklın ve itikadın halkalarının birbirine değmemesi gibi aklın Allah’ın bulunduğu alana yaklaşmasının imkansızlığını göstermek ister. Bu sayede hem teslisi hem modernitenin meşruiyet zeminini dağıtmayı hedefler. Akıl ile rasyonalizm arasında belirgin ayrımlara giderek ayrışmayı ikameye çalışır. Aklı mutlak olanın sınırlarından ayrıştırırken akıl tanımı da yapar: “akıl demek, mutlak hakk’ın mutlak muhâl’den ayrıldığı sınırı bilmek demektir.” (Yazır, 2005, 45)

Aklın hakikatle çelişmesinin imkansızlığı aynı zamanda dini bilgide de çelişmezliği getirir. Aciz bırakma ile rahatsız etme arasında büyük farka işaret eden Elmalılı, çelişmenin aklı aciz bırakmayacağını rahatsız edeceğini kaydeder. Dini bunların da içinde bulunduğu farklı bir havzaya taşır; din kulluk ve boyun eğmedir fakat “sırf akletmeye engel, kulluk; sırf duygusallığa engel olan, akletmedir.”

Din ve dindar tanımı da döneminin ve sonrasındaki Müslümanların sığıştırmaya çalıştığı sahadan farklı bir zemine yerleşerek modernitenin, Batı medeniyetinin üstünlüğünü sağlayan değerlerin de üstünde bir yerde belirler. Ona göre din ne bilim ne sanattır; Kur’an ne bir bilim kitabı ne de bir şiir divanıdır, bilim ve şiirin üstünde ilahi bir nazımdır, mucizedir. Dini akıl ve kalp, duygu ve maddiyat sahalarının ötesine taşıyan Yazır, dindarı da tasavvufi kavramla anlatır. Dindar insanın yalnız bilgin veya yalnız eylem adamı ve sanatkar olmadığını bunların hepsine haiz bir Nietzsche’nin deyimiyle “üstün insan”, tasavvuftaki tabirle “insan-ı kâmil”dir. Belki de haklı olarak Elmalılı Hamdi Yazır öncelikle “değillemeler” yaparak, İslam’ın ne olmadığını, Batı medeniyetinden, Hristiyanlıktan ayrıştırarak belirlemeye gitmek ister. Buradaki duraklardan birisi tabi ki İslam dışındaki dinlerin yekûnunda olduğu gibi Müslümanlıkta ruhbanlığın buna bağlı “ruhaniyet”in bulunmadığını vurgular. Öyle ki “İslamiyetin ibadatında bile ruhaniyet esası yoktur.” (Yazır, 1997, 521-522)

Dönemin İslamcıları Batı bilimi ile İslam ve itikad arasında bağlantılar kurmayı biraz da “çağın gereği” gibi görür. Buna yeni bilim dallarını, ilmi sahaları da eklemek gerekir. Dibace’de pek çok sahaya atıf yapıldığı gibi “inancın psikoloji bilimi” açısından izahı da getirilir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın çağdaş İslam düşüncesine mühim katkılarından başında tefsiri gelir. Hak Dini Kur’an Dili sadece bir tefsir değil “geçiş dönemi”nin en bariz meşruiyet zeminlerinden biri adeta remzi, örneğidir.

Öncelikle dil bakımından bir yenilik içerir; dil devrimi nedeniyle Latin alfabesinin getirilmesi, dilde sadeleşme, İslami olan kavramların ayıklanması sürecinde Elmalılı Tefsiri hafıza niteliğindedir. Kur’anî kavramların kökenlerini ve aşamalarını vererek yeni nesillerin hem dille hem Kur’an ile bağlantılarını sağlamaya, Cumhuriyet idaresinin hafızasızlaştırma girişimine karşı durmaya çalışır.

Tefsir büyük oranda kelimeler ve kavramların eski ve yeni kullanımlarına yöneldiği için sadece Kur’an’ı tefsire değil aynı zamanda mensubiyet bağı kurmaya yönelir.

Elmalılı Tefsiri’nin bir diğer hususiyeti çağdaş İslam düşüncesinin içtihat kapısını açma, din anlayışını yenileme, çağın getirdiği maddi ve manevi hususlara göre dini yorumları sağlama gibi konularda öncülük yapmasıdır. Kur’an’da geçen bazı hususları ve hikmetleri dönemin teknolojisi, bilimsel bilgisiyle izah etmeye çalışır; telepatiden kömüre kadar fenden yararlanır.

Hamdi Yazır, yenileme anlayışını “her yüz yılda bir tefsir yazılmalı” diyerek, zamanın akışını işaret eder.

Elmalılı’nın tefsiri modernist değil, gelenekselin bir devamı hatta tekrarı niteliğindedir. Yeni harfli tefsirlerin en büyüğü olma özelliğini koruyan Hak Dini Kur’an Dili, önceki tefsirlerden aktarma yapmayı ihmal etmez, reformist, radikal, köklü yenilikler getirmez. Vahdet-i Vücutçuların da panteistlerin de felsefelerinin karşısında yorumlara gider.

Elmalılı tefsiri dolayısıyla dini, İslam’ı insanların yaşamlarında kullanabilecekleri rehber gibi yazar, gerçek hayatla irtibatsız yaklaşımlardan kaçınır:

“O, Kur’an’ın metnini açıklamak yerine, metinden kendisine akseden ve oradan gerçek hayatla buluşan, son olarak gönül ve akıl imbiğinden geçen fikirler, duygular ve anlamları okuyucuyla paylaşmayı yeğlemiştir.” (Albayrak, 1993, 153-155)

Elmalılı tefsiri hatta düşünce hayatı nassların, sünnetin, İslami düşüncenin sadece lafızlarına değil amaç ve hikmetine bakarak çıkarım yapmaya, ilke ortaya koymaya, yaşanabilir kılmaya çaba gösterir.

İslamcılığın Genel Tezleri

Elmalılı Hamdi Yazır Türkiye’de İslamcılık düşüncesinin, çağdaş Türk düşüncesinin, Türk modernleşmesiyle ortaya çıkan sorunların çözümüne ilişkin eleştirilerin, kritiklerin etkili isimlerinden. Metinlerinde hem Batıyı hem Müslümanları ciddi kritiğe tabi tutarak yapılması gerekenler üzerinde durur. Öncelikle Batı eleştirisi ve Batı medeniyetini ortaya çıkaran saikler…

Avrupa’nın kemal medeniyete ulaştığı yargısını reddeden Yazır, kapitalizmin yol açtığı sorunları çok net kelimelerle anlatır. Haliyle dünya sisteminin burjuva kapitalizmini de İslamcıların etraflı şekilde bildiklerini gösterir. Bizim Varlarımız yazısında Elmalılı Batı medeniyetinin süslü kavramlarının ardındaki hürriyet, eşitlik, adalet nakaratları gerçekçi olmadığını, şehvet kapılarını açarak iktisadi zulmü örtmeye, burjuvayı güçlendirmek için zulüm, baskı uygulamaya, zayıf halkaları daha da ezerek içtimai nizamı muvazenesiz kılmaya, bozmaya uygun bir sistem inşa ettiğini izah eder. Kapitalist burjuva hegemonyasını, emperyalizmini, sömürgeciliğini vurgulayan Elmalılı, Batı toplumlarının kendi insanına da zulmettiğini böylece ortaya koyar.

Elmalılı Renan’dan itibaren oryantalistlerin tekrarladıkları geriliğin Müslümanlardan değil İslam’ın kendisinden kaynaklandığı tezine karşı çıkarak İslam’ın bilimi, aklı desteklediğini kanıtlamaya uğraşır. Klasik tembellik, çalışmama, tevekkülü yanlış anlama gibi hususları zikreden Elmalılı belki düşünce hayatımızın öteki mütefekkirlerine nazaran “terakki” kavramının kendisine, medeniyetin maddiliğine açıklık getirir. Dünya hayatında maksadın ferdî hayatın yaşanabilmesi için mütekamil bir cemiyyet teşkil ettirmek olduğunu dile getiren Yazır maddi birikimin gayelilik prensibinin dışında bulunduğunu belirtir:

“Mütekamil bir cemiyet ise hem beşeriyeti daha vâsî bir haysiyetle ve bütün secâyâ-yı fıtriyesiyle ihata etmek ve hem ittisadan mutazarrır değil, müteneffi ve müstefid olmak lazım gelir. Bu ise haddi zatında namütenahi ve kudsi bir gaye-i kemal etrafında toplanmakla mümkün olur.”

Hamdi Yazır Meryem Suresi 74. Ayetini, Allah’ın nice helak ettikleri kavme maddi zenginlikler, servetler verdiklerini hatırlatarak aslolanın maddi ilerleme değil faziletli ameller olduğunu ifade eder:

“İnsanların hayrı ve hüsnü elbiselerinin, hanelerinin, mefruşatlarının, hasılı manazar-ı hariciyelerinin güzelliği ile değildir. Esrar-ı hayr ve hüsn, zâmin-i beka olan fazâil-i âmâlde aranmalıdır. Çünkü mazide nice milletler var idi ki bunlar güzel güzel yerler içerler, insanlar üzerinde icra-yı ahkam ederler, kâşânelerde ömür sürerler, muhteşem muhteşem mecâlis ve mehâfilleri ile insanlara karşı ibraz-ı kibr ve gurur eylerler idi. Bu milletler munkariz oldular, bekâlarını te’min edemediler.” (Yazır, 1997a, 82-84)

Gelişme, ilerleme gibi kavramların göreceliği üzerinde duran Yazır, teknik ve teknolojiye bağlı gelişmişliği bir seviye görse de, dini yaşamayı, ahlakı, gayeli bir toplumu, kulluğu, ahreti, hikmet arayışını “gelişmişliğin” göstergesi sayar. Dibace’de “Batı dünyası bizim dinî ve Kur’anî ilimlerimize varıncaya kadar en mühim kitaplarımızı tercüme ederek kendi bilgisine” kattığını belirtirken geriliğimizin temel nedenini “ümmetin öncekilerin ilimlerini” kaybetmesine bağlar. Son dönemde ilmi zayıflık gerilemeyi başlatırken tabi ki beraberinde Batılılar benzeme çabası gelir.

Müslümanların silahlarıyla silahlanan yani ilimlerini alan ve galip gelen Batı nasıl Müslüman olmuyorsa Müslümanlar da Batının ilmini aldığında Hristiyan olmaz. Tabi aradaki farkı “ilmi almak” ile “benzemek” biçiminde koyar Elmalılı. Öyle ki “Avrupalılaşma”yı dalalet görürken Müslümanlara “Avrupalıları içimizde eritme” misyonu yükler! Bu gerçek bile İslam’ın ilerlemeyi, bilimi, teknolojiyi engellemediğini gösterir. Bu satırların devamında Yazır, 20. asırda Müslüman dünyada bir “aydınlanma”nın başladığını iddia eder, fakat gelinen noktada Hamdi Yazır’ın tezi doğrulanamaz, Meşrutiyet döneminde zirveye çıkan “tecdid-ihya” süreci başarılı olamamıştır. Tabi Elmalılı’nın vurguladığı üzre içtimai vicdan aydınlanma ile birleşirse ilerleme gerçekleşebilir.

İçtihat Asıldır!

Elmalılı Hamdi Yazır klasik çağdaş İslam düşüncesinin genel geçer tezlerini tekrar ederken onu başkalarından ayıran hususiyeti içtihada, yenilenmeye ehemmiyet vermesidir. Tabi kaydetmek gerekir ki Elmalılı için yalnızca akıl ya da nakil sözkonusu olamaz; usulde bütüncü ve yok yönlü bakış açısına sahiptir. Bu bakımdan ihtilaftan da en azından mezheplerin yani yorumların, içtihatların çoğalmasında sıkıntı olmaz. Mezhepleri rahmet, taassubu kötü gören geleneğin devamında yer alır. Yazır çağdaş İslam düşüncesinin Batıyı olduğu kadar eskiyi taklitten ve taassuptan kaçınması gerektiğini belirtir. Taklit ve taassup yorumun, içtihatın o da düşüncenin, Müslümanların gelişmesinin önünü keser. Fakat içtihadı, yenilenmeyi savunmasına karşın Elmalılı Hamdi Yazır’ın “modernist”liğinden bahis açılamaz. Şefaat gibi, dirilme gibi konularda kendisinden önceki ehli sünnet yorumlarını, Hanefi çıkarımı aynen kabul eder, kader hususunda da yine modernist görüş beyan etmez, mesela Rad Suresi 39. ayeti yorumlarken her şeyin Levhi Mahfuz’da evvelden yazıldığını, kaderin önceden belirlendiğini zikretmesi gibi: “Her şey yazılmış bitmiştir, kalem kurumuştur. Yeniden yazılacak hiçbir şey yoktur.”

Elmalılı ve öteki İslamcılar içtihada, yenilenmeye ehemmiyet verse de vurguları yol açmasına, etkide bulunmasına kâfi gelmez. Müslümanların şu anki geriliğinin nedenlerini Metalib ve Mezahib’in Dibacesi’nde bütünlüklü değil ama yeri geldikçe anlatan Yazır, dini hassasiyetin azalmasının, aşk ve şevkin kaybolmasının, inanç esaslarının donukluk kazanmasının gerilemede rol oynadığı kanaatinde. Bu duygu durumunda Müslümanların elindeki iki kazanım akıl ve imandır; bu çerçevede İslam aleminin ilerlemesinin yolunun üç şarta bağlı olduğunu belirtir.

İlkin akliliği korunan İslam kelamının günümüz felsefesi ve biliminin özel ilkelerle münasebetini artırıp ilimlerimize içtimai bir ahenk vermeyi, toplumun ve insanların hayatlarına doğrudan temas etmesini, ihtiyaçlarını karşılamasını gerekli görür. İnsan haklarının kutsallığını ifade eden dini hükümlerimizin gelişmesini sağlamak ve son olarak edebiyat ve sosyal ilimlerimize hayat neşesi verecek dini hassasiyeti takip eylemek de Müslümanların tekrar ayağa kalkmasına, gelişmesine, terakki etmesine imkan verecektir. Tabi burada gelişme, ilerleme kavramlarına bakmak gerekir.

Elmalılı, akıl-nakil ekseninde değişme ve gelişme kavramlarının mahiyetleri hususunda kanaatlerini belirtirken “devrin içtihat devri olduğu”nu hassaten zikreder:

“Vahiy, mu’cizeler devri geçmiş, içtihat devri açılmıştır. İlimlerin akliliğini ve günümüzdeki etkinliğini göz ardı edip sadece nakil yönünü tespit ile uğraşmak, skolastik denilen taklit seviyesinde sayıp durmak demektir. Bu ise hakikatin hayaletinden ve canlı noktaları bulunduğundan gaflet eylemektir. Bunun aksine ilimlerin nakil yönünü görmezden gelip sadece aklî yönü ile eğlenmek, ölçütsüz, ölçeksiz, ilkel ve çocuksu bir harekettir. Eş’ariyi bilmeyen Razilikten dem vuramaz. Newton’u tanımayan Einstein’dan bir şey anlayamaz. Değişim hızlı olabilir fakat değişme son derece ağırdır, Kuvvet’in Değişimi Kanunu ile birlikte yürür. İşte felsefe tarihi değişimi; felsefi sistem de devamlılığı temsil eder. Bu değişim ve devamlılık sayesindedir ki insan ruhu gelir; bilim yetkinliğe doğru gider.” (Yazır, 2005, 24-25)

Yenilenmenin kendinden öncekileri yok sayma manasına gelmediğini vurgulayan Elmalılı içtihadın artık ferdî değil toplumsal bir mesele halini aldığını belirtirken sosyolojinin, yeni toplumun, kapitalizmin doğurduğu yeni içtimai hayatın farkında olduğunu gösterir. Bu açıdan yenilenmenin psikolojik boyutlarını da anlatır. Burada belirtilmesi gereken hususlardan biri Yazır’ın yenilenmeyle avam / havass ayrımına gitmesi… İslam düşüncesinin tek boyutlu gelişmediğini izah eden Elmalılı, halk kadar seçkinlerin de dindar olması gerektiğini kati surette şarta bağlar. Halkı dindar seçkinleri dinden uzakta bulunan bir toplumda çatışmanın gerçekleşeceği muhakkak. Seçkinlerin dinden uzaklaşması nifaka düşmelerine, tehlikeleri safi halk kadar algılayamamalarına neden olur. İster istemez olguları okuyamayan seçkin yabancılaşmaya uğradığında içtimai kurtuluş ve mutluluk üzerine düşünemez. Yenilenme, seçkin kişiliklerde gerçekleşir, seçkinlerin dindarlığı amacın sıhhatini sağlar. Bu açıdan Hamdi Yazır yenileyicinin özelliklerini sarahaten anlatır:

“Yenileyicinin yapacağı şey birliği parçalamak, dağılmayı hızlandırmak, dinin asıl prensiplerini inkar edip ikince dereceden önemli prensipleri soyutlamak, doğru yoldan sapmak, soyut tutkulara kapılarak ümmetin vicdanını yabancı vicdanlara benzetmek, ümmetin kimliğini ortadan kaldırarak bid’atlere yol açmak olmayacaktır. Yenilenme bize nefret değil muhabbet aşılayacak, korku değil emniyet getirecektir. Her asrın tarihini güzelce yazmak ve o tarihte dinî illet ve sebeplerin amelî değeri ve sosyal sonuçlarını araştırmak; bu şekilde geçmiş dönemin bir fezlekesini yapıp gelecek asrın ihtiyaçlarını belirlemek… İşte Peygamberlerin varisleri olacak din alimlerinin vazifeleri bunlardır.” (Yazır, 2005, 63)

Elmalılı Hamdi Yazır geleneksel sanatlardan devlet yönetimine kadar pek çok alanda faaliyette bulunmuş, kalem oynatmıştır. Yenileme, içtihat üzerinde durması bir yönüyle devlet mekanizmasını tanımasından ileri gelir. Bu da modernleşmenin, toplum hayatının bir yönüyle hukuki değişime bağlı şekillenmesinden ileri gelir; muhtemelen ulema içindeki, devlet bünyesindeki görevlerinde bu hakikati tecrübe etmişti. Hilafete eğilmesi biraz da hem dünya sisteminin yapısını görmesinden, Müslümanlar için belirleyici rol oynayabilecek niteliğindendir.

Abdülhamit karşıtı aydınlar aynı zamanda meşrutiyeti savunurken hilafeti ve saltanatı da yererler. Elmalılı Hamdi Efendi ve Halifelik makalesinde İsmail Kara, Yazır’ın hilafete İslam hukuku, kültürü ve tarihi cephesinden yaklaşmadığını, onun halifeyi kendi “milli sınırları” içinde tutmaya çalıştığını, diğer Müslümanların yalnızca kalben bağlı bulunduğunu, icra ve amir hükümler veremeyeceğini, öteki ülkelerle bağlantı kuramayacağını, hilafetin karşısında hakimiyet-i milliyenin geliştiğini, halifenin sadece vekil olabileceğini anlatır. Anlaşılan o ki Abdülhamit düşmanlığı o derece ileri gitmiş ki, “kukla Padişah ve halife arayışı” genele teşmil edilmiş, ilke gibi sunulmuş. Böyle bir durumda Kara Elmalılı ‘dan bekleneni açıkça ifade eder:

“Aslında Elmalılı Hamdi Efendi ve Seyyid Bey gibi ulema ve meşayıh tabakasına mensup olanların, tahsilleri, konumları ve görevleri icabı, devleti nereye götürecekleri belli olmayan yenilikçi bürokratlara, aydınlara ve dini alanı tahrip eden dünyevileşmeye karşı halifenin yanında yer almaları beklenirdi.” (Kara, 1993a, 252-258)

Siyasal kimliği önde bir Elmalılı Hamdi Efendi portresinin Kanuni Esasi’nin tadil edilmesinde katkısı düşünülürse devlet mekanizması ve kamu organizasyonu bakımından sözünün bulunacağı hele ki hukuki manada çıkarımlar yapacağı aşikar. Bu anlamda onun Mühim Bir Makale isimli yazısı hakikaten mühim!

Öncelikle usul vurgusu… Elmalılı “büyük güçler” arasında kalmanın verdiği siyasal yönelimi öngörerek yazıyor. Tanzimat’tan bu yana kamuya yön veren hukuki reformların hepsi Şeriat’tan vazgeçip Batı hukukuna teslim olunduğunun göstergesi. Bu da her alanda “İngiltere, Almanya, Fransa” ne der fikrine götürdü. Elmalılı Osmanlı son döneminde klasik İslam hukukuna dönmeyi salık verirken “Acaba Avrupa ne der?” endişesinin izale edilmesi gerektiği, bu sorunun değersizliğini açıkça belirtir. Cumhuriyet döneminde kaleme almadığı ama belki kuvvetle savunduğu hukuki reformları çok net ifadelerle belirtir Elmalılı:

“Vatanı imar etmek istiyorsak memleketimizin süratle tatbik edilmesi arzu edilen her kanunu İslam şeriatına bağlamak, yani her kanunun fıkhın felsefesine istinat etmesi gerekir ki, her Müslüman fertler bütünüyle kanunun itaat dairesine girsin (…) hem de milletimizde bihakkın şeref vesilesi olan fıkıh ilminden istifade edilerek hiç olmazsa ‘kendi eski hırkan ödünç elbiseden daha iyidir’ sırrına uyulmuş olsun.” (Yazır, 1997b, 566, 567)

Buna gelebilecek eleştirileri kulak arkası etmeyi salık veren Elmalılı, gayrı Müslimlerin hukukuyla ilgili zaten Şeriattaki uygulamaların açık olduğunu belirtirken, fıkıh ilmiyle ilgili tereddütler üzerinde durur ve fıkhın taassuba boğmaktan çok içtihat ile yenilenmenin mümkün olacağını ifade eder.

“Şeriat her şeyi ihata etmez diyenler şeriatı bilmeyenlerdir. Şu kadar var ki adam ister, çalışmak ve ihtimam ister.” kaidesini ortaya koyan Elmalılı, tüm mezheplerin dikkate alınarak ama özellikle “Hanefi fıkhı” merkezinde, Avrupa kanunlarından değil tamamıyla şer’i felsefeye bağlı yeni bir kanun meydana getirebileceğimizi, bunun Mecelle’yi bile muhtasar kılabileceğini ifade eder.

Güçlü bir özgüvene sahip Elmalılı, asrın ihtiyacı olan kanunları yapabileceğimizi, hukuk felsefesini yenileyebileceğimizi komplekse düşmeden, çekinmeden açıkça savunur.

Kaynakça

Albayrak, Halis (1993) “Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Tefsir Anlayışı.” Elmalılı Hamdi Yazır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Kara, İsmail (1993a) “Elmalılı Hamdi Efendi ve Halifelik.” Elmalılı Hamdi Yazır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Kara, Mustafa (1993) “Hak Dini Kur’an Dili’nde Tasavvuf Kültürü Üzerine.” Elmalılı Hamdi Yazır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Paksüt, Fatma (1993) “Merhum Dayım Hamdi Yazır”. Elmalılı Hamdi Yazır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Yazır, Elmalılı Hamdi Yazır (1997) “İslamiyet ve Hilafet ve Meşihat-ı İslamiye.” Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-1. İsmail Kara. Kitabevi.

Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (2005) İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Yazır, M. Ahmet Hamdi (1997a) Makaleler 1. Kitabevi.

Yazır, Elmalılı Hamdi (1997b) “Mühim Bir Makale”. Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-1. İsmail Kara. Kitabevi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.