Ana SayfaYazılarKemalizm Parantezini Kapatıp İmparatorluk Hikayesine Devam Etmek

Kemalizm Parantezini Kapatıp İmparatorluk Hikayesine Devam Etmek

Türkiye üzerine hassasiyet geliştiren, geleceğiyle ilgili çaba gösteren herkesin, her kesimin Kemalist tarih yazımını milli hafızadan silip derin düşünce”ye geçmesinin zamanı geldi.

Türkiyenin kurucu kodlarına dönmesi gerekiyor, Türkiyenin kodları 1924te değil 1071de yazıldı!

Özellikle Haçlı Seferleri, Moğol istilası, Şii-Batıni-heterodoks tehlikesi İslam-Türk-ehli sünnet-gaza-İslami düzen merkezli kodları oluştururken Haçlı Seferleriyle beraber Anadoluya Türkiye denmeye de başladı. Osmanlı, devlete hanedanın adını vermemiş Devlet-i Aliyye demişti. Avrupalılar Osmanlı’dan çok Türk İmparatorluğu kavramına yer verirken Sevr gibi metinlerde de Türkiye adı tercih edilmiştir. 1453 yılı kabul etmek gerekir ki Devlet-i Aliyyenin İmparatorluğa, 1920 ulus devlete geçişini anlatır, 1923 yönetim biçimini Cumhuriyet şeklinde belirlemiş, 1924 ise Kemalist rejimi inşa etmiştir. Dolayısıyla İmparatorlukla ulus devlet arasındaki kesinti ve devamlılık tartışmaları daha çok yönetim usulleri üzerinden yürütülür.

 

Kemalizm Türkiye Demek Değil

Laiklik ve İslam düşmanlığı etrafında öbeklenen sol-sosyalist-liberal Kemalistler, Kürtçüler ve öteki etnik milliyetçiler Türkiye’yi İmparatorluktan kopartmak için yoğun çaba harcamaya devam ediyor.

Seküler milliyetçiler, ulusalcılar, İslam’ın bütüncüllüğünü savunanlara, İslamcılara düşmanlık eden ulusçular Türk devlet devamlılığı” hikayesi nedeniyle bir tavır olarak Kemalizme ve onun kadrolarına ekstra ayrıcalık vermek için çırpınıyorlar.

Halbuki Kemalizmi bir devlet geleneği, 1071 sonrası ortaya çıkan Türk Düzeni içine yerleştirmek büyük yanlış; Kemalizm 100 yıllık bir sapma, kesinti, ara, fetret ve kapanması mukadder bir parantezden ibaret. Çünkü Kemalizmin tercih ettiği paradigma 1071 sonrasında husule gelen kodları silmeye, ortadan kaldırmaya yönelik bir tutumdan ibaret. Haliyle bu sapmayı Kemalistler, sol ve seküler Türk-Kürt ve öteki etnik milliyetçiler zaten kabulleniyor ve benimsiyor.

Tanzimat ile kesinleşen İslam-laiklik karşıtlığında, laiklik 1924 yılında Kemalistler eliyle siyasi zafer elde ettikten sonra devlet mekanizması, hukuk, iktisat ve eğitim sahalarında radikal bir İslami ayıklamaya gitti. Diyanetin varlığı, rejimin Sünnilikten yana ağırlık koyması; Fransız laikliğinden bile daha katı, tavizsiz, dini ve dindarları kontrol altında tutup Kültür Savaşıyla dönüştürmeye çalışan iradenin yapıp ettikleri karşısında bir anlam ifade etmiyor. Bu bakımdan kimi gelenekçiler CHP köklerini meşrulaştırmak için Kemalizmde dini hissiyat kazıları yapsa da aslında gerek 1924 Statükosunun kurucu kadrosu gerek seküler düşünce çevreleri süreci Batılılaşma ve Modernleştirme kavramları etrafında bir laik kamu teşekkül ettirme biçiminde ele alır.

Kadro, yönetim biçimi tercihleri, devlet mekanizmasında bütünüyle Batı medeniyetinin hukuki-iktisadi-maarif düzenlerine geçerek Kemalizm 1071de şekillenen kodlara mugayir tutum almış yeni bir devlet, yeni bir toplum ve birey inşa etmeye çalışmıştır.

Tam da bu aşamada Kemalizmin tarihselliği gerçeğiyle yüzleşen, bu hakikat üzerinden kalkarak yeni bir tarih yazımı içeren Kültür Savaşı alt yapısını belirginleştirmek gerekir.

Kemalizm devletin kendisi değil, rejimin, bir paradigmanın, bir dönem muteber görülen modelin, ihtiyati reçete denemesinin, 1924’te açılan ve kapatılması mukadder bir parantezin, dipnotun adı.

Elbette Kemalistler rejimle devleti birleştirmek, özdeşleştirmek istedilerse de bunu hiçbir zaman başaramadılar. Sadece İslamcılar değil sol-liberal ve etnik milliyetçiler de bu örtüşmenin imkansızlığını sık sık işledi.

İmparatorluk kendi mekanizmasını devreye alarak 23 Nisan 1920de ülkeyi modern ulus devlet, İslam devleti kimliğine büründürürken 29 Ekim 1923te yönetim biçimi yine çağcıl itkilerle Cumhuriyet olarak şekillendi. İşte bu süreçte İmparatorluk mekanizması merkezi tutan elitlerin elinde rejimi laik Kemalist karaktere büründürdü. Çok küçük bir kesim haricinde Türkiyede hemen hiçbir cenah bu tepeden inmeciliği benimsemedi. Cumhuriyetin tarihi de bu nedenle milletle-tarihle-değerlerle kavganın tarihi olarak yerini aldı.

Enteresan olanı Kemalist Cumhuriyeti, toplumla uyuşmazlığı nedeniyle eleştiren, hırpalayan ve gayrı meşru gören sol-liberal post Kemalistlerin, son yıllarda kendilerini bir anda banal Kemalizme teslim etmesi… “İslamcılar devletleşti” ya da statükoyla anlaştı analizleri yapanların açıktan Kemalistleşmesi sürecin önemli verimlerinden. İlk Türkiye Komünist Partisi’nin laiklikle İslam, Kemalistlerle İslamcılar karşı karşıya geldiğinde Kemalistlerden yana tavır alması gibi 2018 ve 2023 seçim süreci de sosyalistleri yine Kemalizmin kollarına attı.

 

Hangi İstiklal Harbi?

Türkiye’nin Osmanlı’nın devamı olup olmadığı [bu konuyla ilgili yazımız: https://ercanyldrm.com/turkiye-osmanlinin-imparatorlukun-devami-mi/], Cumhuriyet’in 1918’de mi yoksa 1923’te mi kurulduğu, İstiklal Harbi’nin amacı yüz yıllık evrede çok ciddi biçimde tartışıldı hala da neticeye bağlanamadı. Bu anlamda İstiklal Harbi’nin niçin verildiği adının Kurtuluş Savaşı mı, Milli Mücadele mi, İstiklal Harbi mi olması gerektiği laiklik-İslam dikotomisinin bir devamı.

Mehmet Ali Aybar Neden Sosyalizm’de İstiklal Harbinin tam bağımsızlık yolunda Yunanlılarla değil arkasındaki emperyalistlerle yapıldığını savunurken 1924’ten çok 1921’i önemser. Taner Akçam Apartheidkitabında Kurtuluş Savaşı’nın Yalçın Küçük gibi Ermeni ve Rumlara karşı iç savaş niteliğine vurgu yapar, Mehmet Öznur Alkan Toplumsal Tarih’in İç Savaşlar sayısında İstiklal Harbi’ndeki Mustafa Kemal’i “etkin, geleceği gören liderlik yaptı” yaklaşımıyla günümüz konjonktüründe yeniden güncelleme çabasına girişir. Bazı muhafazakar yazarlar İstiklal Harbi diye bir savaşın bulunmadığını belirtirken hemen her kesim kendi tezlerini doğrulayan bir tarih yazımına girişir.

Kürt milliyetçileri savaşı birlikte verdikleri argümanıyla “eşit yurttaşlık” çıkarımını temellendirme yolunu açmaya çalışır, sosyalistler Kurtuluş Savaşı’nın emperyalistlere, burjuva devrimine karşı verildiğini belirterek Marksizmi meşrulaştırma yoluna gider. Fikret Başkaya gibi sosyalistler ayrıca Milli Mücadele diye bir savaşın, Yedi Düvel diye bir düşmanın bulunmadığını, asker kaçaklarının fazlalığıyla birlikte dile getirirler. Kemalistler İstiklal Harbi’ni “kalpaklılar”ın verdiğini öne sürerek tüm savaşı sadece bir avuç Kemalistin yürüttüğünü anlatan itibarı, inandırıcılığı olmayan kötü bir tarih yazımı gerçekleştirirler. İslamcılar ise İstiklal Harbi’ni son yıllarda Murat Bardakçı gibi gazeteci-tarihçilerin de dile getirdiği gibi İmparatorluk devlet düzeninin organize ettiğini düşünür. Harbi Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin yani dindar millet, eşraf ve İmparatorluğun yetişmiş askeri, aydını, ulemasının yürüttüğünü, İstiklal Marşı’nın kurucu, kucaklayıcı bir milli mutabakat metni teşkil ettiğini, Harbi gerçekleştirenlerin amacının Hilafeti kurtarmak olduğunu, TBMM’nin Kur’an ile dualarla açıldığını savunur. 1921’de İslam Devleti olarak kurulan devlet 1924’te laik programlı Kemalizme “bir şekilde” dönüştürülmüştür.

 

Kemalizm Cazip Bir Düzen Kuramadı

1924 ile teşekkül ettirilen rejim Türkiye’nin kendisi, tözü, varoluşsal dinamiği değildi, zaten cazip bir idare, tercih edilebilir bir düzen, yüksek bir demokrasi ve kalkınma imkanı da sağlamadı. İnsanları yeni bir anlam dünyasına yönlendiremedi. İnsanları kendi etrafında buluşturamadığı gibi millet bağını kopardı, ayrılıkları, çatışmaları körükledi. Fikir hürriyeti, insan hakları, özgürlükler, demokratik haklar gibi “evrensel” ve Batılı yönelimleri hiçbir zaman dert edinmedi.

Savunduğu Batı medeniyetine özgü müreffeh hayatı bahşedemedi. Az gelişmiş ülkeler standardını korumayı yeterli gördü. Ağır sanayiden, çağcıl teknik ve altyapıyı kurmaktan uzak durdu. Tüm enerjisini, amacını sadece Kültür Savaşı’na teksif etti; İmparatorluğun İslami Türk Düzenini kaldırıp eğitim, iktisat, hukuk, kültür, dil, musiki, dini ibadetler gibi omurgasını laikleştirdi. Yeni devlet, yeni toplum, yeni insan hedefi çerçevesinde aidiyet biçimlerini, beslenme ve referans kaynaklarını sıfırlayıp yeni bir kod yazmaya girişti, bunu da beceremedi.

İmparatorluk ufkunu, nizamını bozduğu gibi yenisini geliştiremedi. Yeni bir ekonomi modeli, kalkınma programı, modernleşme paradigması, eğitim-hukuk-kültür perspektifi sunamadı; Batıda üretilenleri adapte etmeyi, tepeden dönüşümü kâfi gördü ve ama bunu da yine başaramadı.

Memnuniyetsizlikleri örtemediği gibi yepyeni memnuniyetsizler yarattı. 

Kemalistler iç isyanları bu manada çok etkili kullanmayı başardılar. Kendilerini istemeyenleri tasfiye etmede Yedi Düvel’den çok muarızlar etkili oldu. Belirledikleri elitlerin dışındaki görüşleri, ideolojileri, kişileri reddetmenin ötesinde düşmanlaştırdılar. Türk’ü, milleti adam etmeyi aslî misyon gördüler. Enternasyonalizmleri, İttihad-ı İslam ve Hilafetçiliği, Turancılığı, Komünizmi; etnik kimlikleri, dini yönelimlerin hepsini, İmparatorluğu inşa eden İslam düşüncesini, bunu savunan İslamcılığı tehdit olarak kodladılar.

Ülkenin bu kadar geniş kesimini dışlayan, toplumsal taban tutturamayan, açıkçası böyle bir meselesi olmayan, müreffeh ülkeler seviyesini yalnız modernist kültürde gerçekleştirmeye odaklanan, asgari kalkınmayı bile sağlayamayan Kemalizmin Türkiye’nin kendisi olması, vazgeçilmezliği, tercih edilebilirliği dahası memleketi ve milleti dijital tekno-kültür çağında var kılabilmesi, ileriye taşıması mümkün değil.

 

Tutmayan Söylemler ve İdeolojiler

Türkiye üzerine düşünen herkesin resmi tarih yazımını, şahıslara bağlı kompleksleri aşarak ülkenin, devletin, rejimin arasındaki ayrımları doğru yapıp ciddi bir gelecek perspektifi çizmesi gerekir.

1990’ların söylemleri, neoliberal siyasal tezler bitti,

radikal demokrasinin ayağı yere basmayan özgürlük anlayışı Avrupa’da da hezimetle sonuçlandı,

alternatif demokrasi arayışları yoğunlaştı,

sinik devletten kaçılırken güçlü devlete sempati arttı,

radikal kamuculuk toplumsal meşruiyet alanına girdi,

İslam’dan başka kapitalizme bilkuvve alternatifin bulunmadığını Zizek gibi komünistler de itiraf ediyor,

sol işçi-emekçi önderliğinde devrim tezinin yerine küresel burjuvanın distribütörlüğünü tercih etti,

merkez sağ ve sol bitti yerine sağduyulu muhafazakarlık geldi,

tepeden inme modernleştirme, Türkiye gibi farklılıkları aşırı siyasallaşmış ülkede tek tip insan yaratma çabaları ters tepti,

bu ülke dışında çare ve hâmi arama siyaseti beyhude kaldı,

laikliği ontolojik kılma projesi tutmadı,

İslam kültüre ve vicdanlara sıkıştırılamadı,

insanların anlam dünyasına İslam’dan başka değer giremedi,

İslam’ın iktisattan hukuka bütüncüllüğüne, gündelik hayatı belirleyiciliğine halel getirilemedi,

ümmet ile bağlar kopartılamadı,

İmparatorluk fikri zihinlerden-siyasal alandan-millet genetiğinden çıkarılmadı,

son seçimlerdeki gibi heterodoks-etnik milliyetçi-radikal ve marjinal sol ve kültürel yönelimler Nomos’u alt edemedi,

küresel kültür etkisini sürdürse de eşcinsellik gibi sapkın ideolojilere toplum yüz vermiyor,

“namaz kılınan her yer vatandır” anlayışının ömrü uzun olmadı,

dünya sisteminin icat ettiği cemaatlerin, kültlerin ulus devlet milliyetçiliği üzerinden belirlemeler yapmasına müsaade edilmedi,

millet-i hâkimeyi reddeden “eşit yurttaşlık” taleplerinin meşruiyeti,  iler tutar yanı, sempatisi bulunmuyor,

merkeziyetçi kerim devlet potansiyeli ve pratiğini örselemekle vakit kaybetmenin yeri yok,

az gelişmişliğe tahammül gösterecek toplum ve birey kalmadı.

Kemalizmin Türkiye’yi taşıyacak hikayesi, gücü, tezleri, millet dayanağı yoktu, devlet gücü ve “aklı” da desteğini kesmek mecburiyetinde. Türkiye dışından umut devşirmek de beyhude. Çıkışı laiklikte, Türkiye ve İslam dışında aramayacak kadar çok tecrübe geçirdik, pek çok hezimeti birlikte yaşadık. 200 yıllık modernleşme, 100 yıllık Kemalizm maceralarında ölmedik ama olmadık ve onmadık da! Kemalizm parantezini kapatıp Türkiye merkezli İmparatorluk hikayesini sürdürmekten başka çaremiz bulunmuyor; üçüncü şıkkın imkansızlığı bizim ontolojimize içkin, ya büyük oluruz ya da yok oluruz!

Ercan Yıldırım
Ercan Yıldırım
Ercan Yıldırım 1977 Ankara - Kızılcahamam doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü mezunu. Bir süre gazetecilik yaptı. Yazıları başta Dergâh, İtibar, Umran ve Cins olmak üzere çeşitli dergilerde, Yeni Şafak ve Star Gazetesi Açık Görüş’te yayımlandı. Çağdaş Türk ve İslam Düşüncesi, İslamcılık, Türk Siyasi Hayatı, İdeolojiler üzerine çalışmalarına devam ediyor. Eserleri: Modern Türkün Hikâyesi (Elips Yayınları - 2011) Edebiyatta Türkün Düşüncesi (Elips Yayınları - 2012) Türk Düşüncesinde İslam (Hece Yayınları - 2013) Anadolu'da İslam Ruhu (Dergâh Yayınları - 2014) Zamanın Ruhuna Karşı (Profil Yayınları - 2014) Neoliberal İslamcılık (Pınar Yayınları – 2016; Türkiye Yazarlar Birliği 2016 Fikir Ödülü) İslamcılığın İki Kurucusu (Pınar Yayınları – 2016) Cendere-Gezi’den 16 Nisan’a, Düşünceden Siyasete (Pınar Yayınları – 2017) Kültür Cephesinden Kültür Savaşlarına Türkiye’nin Yeni Kültürü (Pınar Yayınları – 2018; Eskader 2018 Düşünce Ödülü) Yayıma Hazırlama: Şairin Devriye Nöbeti Serisi (İsmet Özel’in gazete yazıları / 12 kitap)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz.

Popüler Yazılar

Son Yorumlar