Türkiye’de aydına, entelektüele, mütefekkire yazı yetmiyor, artık kitaplar tatmin etmiyor, metin eksenli tanınmışlık doyurmuyor. Şifahi kültür bir şekilde akademide de, edebiyat ve fikriyatta da ana anlatım yolu vasfını dijital tekno-kültürde de koruyor.
Necip Fazıl’ın konferansları, Sezai Karakoç’un parti faaliyeti kılıfındaki hitapları, İsmet Özel’in konferansları, dernek konuşmaları yazılarından daha çok “ses getirmiş”, anlatıcıyı da okur-dinleyiciyi de memnun ve tatmin etmişti.
Kültür taşıyıcılığının dijital tekno araçlara kayması çok enteresan biçimde en çok şifahi kültüre yaradı. Yeni kuşaklar bile okuma yerine dinleyerek, izleyerek fikir sahibi olmayı tercih ediyor.
Anlatma Ustası Epistemolojik Gizemci
Hem televizyon hem dijital çağı ilk yakalayan aydınların başında geliyor İlber Ortaylı. 1990’ların sonlarına kadar yaygın bir tarz olan paneller dönemiyle başladığı görünme tutkusunu milenyuma girerken televizyonla devam ettirdi. Televizyon yayınlarına çıktı, hatta programlar yaptı. Ciddi konulu gevşek televizyon yayınları tam da onun tarzına hitap ediyordu, yeri geldiğinde gevrek gevrek gülecek, yeri geldiğinde insanları cehaletleri nedeniyle azarlayacak, bol bol malumat sunarak herkesi kendine hayran bırakacak…
Epistemolojik gizem İlber Ortaylı’nın temel gücüdür.
Ortaya bir tez atar, sorulan soruya soruyla karşılık verir, spiker nezdinde insanların bunları cevaplamasını bekler, akabinde Türk siyasal alanı ve entelijansiyasının en büyük gücü olan gizeme yaslanıverir; “o iş işte öyle değil.” Nedir peki? Anoloji kurmayı imkansızlaştıran, ülkenin neredeyse tamamına uzak bir Habsburg, Romanov anlatısı, detayıyla meseleyi hakikaten bizim anlayamayacağımıza ikna eder.
Köy odalarında kendini dinletmeyi bilen tahkiyecilerin bir devamıdır İlber Hoca. Gıdasını anlatmaktan alır. Yaşam enerjisi anlattıkça artmıştır.
Ona elitist diyenlerin en büyük yanılgısı burada. Yolda karşılaşıp selam verdiğinizde sizi tanımasa bile anlatmaya başlar, caddedeki satıcılardan ekonominin durumuna, gündelik hayattan akademide kafasına takılan bir mevzuya kadar anlatır da anlatır. Metodu yoktur, şifahi kültürün tahkiyecileri gibi serbest çağrışımla hareket eder. Seyahatname kitabının önsözünde dile getirdiği gibi sadece ülke içinde değil kıt parasıyla Avrupa’yı gezerken de, ikinci sınıf vagonlarda insanlarla, Viyana kafelerinde ihtiyarlarla gevezelik eder.
Eserlerinin Niteliği
Konferanslar vermekten, insanlarla buluşup onlara hitap etmekten, televizyon ve dijital yayınlara çıkmaktan ve elbette gezmekten Murat Bardakçı’nın dediği gibi “esaslı eserler” verememiştir. Murat Bardakçı için Bernard Lewis ulaşılması gereken bir zirve olabilir fakat İlber Ortaylı Halil İnalcık’ın bıraktığı yerden hatta onu aşan eserler ortaya koyabilirdi, Hoca kendinden küçük şovmen tarih anlatıcılarının yanına eklenmeyi tercih etti.
İlber Ortaylı kendi imgesini, kendi algısını kendi inşa etmeyi bilen, bilinçli bir iradeyi temsil ediyordu. Akademik tarih için yazacaklarını İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, idare, Alman nüfuzu türü kitaplarla yerine getirmişti. Röportajlarından, konuşmalardan, serbest yazılardan derlenen kitaplarla popüler tarihçilik yolunu seçti, bilinçli şekilde mevzuları vulgarize ederek ele alıp kitaplaştırdı.
Önce yazıp sonra konuştuğu dönemi terk edip evvela konuşup sonra yazıya geçirme dönemine girdi.
Haliyle birinci dönem eserlerinden sonrakiler sistemi olmayan, çok da tez barındırmayan, argümanları ve ispata dayanmayan okunması kolay kitaplardan oluşuyordu. Akademik yayınları birinci ve ikinci kaynaklardan mücehhezdi. Tarihe de bütüncül bakıyordu, detay mevzuları dipnotlarla doldurmak yerine devlet mekanizmasını, aileyi, batılılaşmayı, diplomasiyi bütün halinde anlatmayı seviyordu.
Son dönemlerinde gençlerle buluşmalarının etkisiyle içinden kişisel gelişimcilik de çıktı, tecrübî bilgilerini, görgüsünü tavsiyelere dönüştürdü.
Çok Yönlü Elitizm
Elit idi, elitistti de ama halktan kopuk bir elitizm yapmadı. Cahil ithamı etiketi haline gelse de aslında elit, okur-yazar görünenleri aşağılamayı seviyordu. Halktan çok belli konumdakilerin taşralılığıyla uğraşırdı, elitizmi kendi üst sınıfında kalan tüm alt ligleri tırpanlamak için kullanırdı. Kriterleri sadece kendi türünden sayılı insanda bulunurdu, adrese teslim akademik ilanlar gibi elit kıstasları sayardı. İyi okullardan mezuniyetle kastettiği bütünüyle Batı-cı kurumlardı, Mülkiye’yi de o sınıftan tardetmiş olabilirdi. Dil bilme, gezme bu elitizmin olmazsa olmazlarındandı.
Kırım aristokrasisini bütünüyle Türkiye’ye taşımasa da zengin, burjuva, sosyete, aydın, Kemalist seçkin tabakaların, AK Parti döneminde oluşan yeni zengin ve siyasi elitlerin vazgeçilmez figürlerindendi.
Özellikle taşralı, alt gelir grubundan gelip zenginleşmiş, makam elde etmiş yeni muhafazakarlar onunla etkinlik düzenleyip fotoğraf çektirdiğinde hele o gevrek gülüşü ve ağız dolusu kahkahasıyla bir kare yakalandığında gerçekten sınıf atlamış hissine kapılıyordu. İlber’in kayığına binen artık seçilmiş de oluyordu!
İlber Hoca dünya zevklerini tadarak, dünyadan alınabilecek azami keyfi çıkartarak gitti. Sirtaki oynadı, iyi yerlerde yedi, gezilebilecek pek çok yeri gezdi, entelektüel etkinlikleri başka kimsede olmadığı şekilde acıya değil keyfe, ızdıraba değil eğlenceye, bohem ve yalnızlığa değil coşkulu kalabalıklara tahvil ederek gerçekleştirdi.
Politikacı Ortaylı
İlber Ortaylı lanse edildiğinin aksine çok politik bir figürdü. Net siyaset yaptığı, çıkışlarından kritik dönemlerde verdiği demeçlerden okunabilir. Aktüel hadiselere müdahaleleri sadece kendi fikirlerinden oluşmuyordu elbette.
İçinde bulunduğu sınıfın, Kemalist statükonun reflekslerini dile getirdi.
Kimileri onu AK Parti iktidarının savunucusu görse ve gösterse de aslında yaptığı sabotajlarla iktidara yerini ve haddini de bildirdi.
Çözüm Sürecinde milliyet esaslarını dile getirerek, yurttaşlık kavramının anayasal çerçevesini aktararak, Türk varlığını anlatarak açık bir pozisyon sergiledi. Ermeni meselesini devletin ele aldığı biçimde kitleselleştirdi.
Suriyelilerin vatandaşlığa alınmasını, bu topraklarda bulunmalarını, “Türk vatandaşlığı çile çekmiş, tarih yaşamış bir milletin vatandaşlığıdır, çok ağır bir şeydir, herkes olamaz, olmamalı” diye karşı çıktı. Türkiye’den giden beyaz yakalıları da ikaz ederek, kimsenin kendilerini beklemediğini dile getirip üslubunca yerdi.
Gazze meselesinde, İsrail katliamlarının en yoğun olduğu dönemde, Filistinliyi “arazi satarak yaşayan insan” diye tanımladı.
İsrail’in Türkiye’ye giremeyeceğini, asker millet vasfımızla anlatsa da belirgin bir Siyonizm karşıtlığı da ortaya koymadı.
Tabi her daim Kemalizm’i mutlaklaştırması… Sadece “Kemalizm kutsaldır” çıkışıyla değil özellikle AK Parti iktidarının güçlendiği ve gitmeyeceğinin anlaşıldığı yıllardan itibaren Kemalizmi anlatan, devlet devamlılığı içinde Kemalizmin bir tercih olduğunu ifade eden, devletin Kemalizmi seçtiğini yerleştiren kitaplar da çıkardı.
Kendisinin Osmanlı çocuğu olduğunu ifade etse, Osmanlı sayesinde varolduğumuzu anlatsa da onu tarihselleştirerek devamlılık silsilesi içinde Kemalizmi “tarihi bir zorunluluk” ve son evre göstererek tartışılmaz kılar. Yine benzer biçimde Halil İnalcık, Kemal Karpat gibi İlber Ortaylı da tüm akademik çalışmalarının nihayetinde mutlaka bir Cumhuriyet kitabı, övgüsü, temellendirmesi yaparlar. Bu anlamda tarihçi, akademisyen hatta aydın sıfatlarının ötesinde İnalcık, Karpat, Ortaylı bir biçimde kamusal entelektüel değil aslında statükonun organik aydını hüviyetinde kalmışlardır.
İmparatorluk bakiyesi sahalardan gelenlerin kaderi, Osmanlılığı yüceltirken yanına Kemalist rejimi de mutlaklaştırmak olmuştur.
Kendisi Gibi Düşüncesi de Köksüz
Stalin, ailesini sürmeseydi, İlber Ortaylı Kırım prenslerinden olacaktı. Anne ve babası Avusturya’da tanışıp evlendikten sonra İlber Hoca dünyaya gelmiş sonradan Türkiye’ye göçmüşlerdir.
İlber Ortaylı mekan bakımından yersizliğini, yurtsuzluğunu, köksüzlüğünü düşünce hayatında da net bir biçimde göstermiştir. Belirgin bir aidiyeti bulunmaz İlber Ortaylı’nın… Tam manasıyla Kemalist midir, sosyalist mi, muhafazakar mı, liberal mi… Hiçbir konuşmasında onun hangi ideolojik düzlemde bulunduğunu anlayamazsınız, çünkü cari mensubiyet bağlarının hiçbirine tabi değildir.
İlber Hoca gücün yanındadır. Her zaman güç istenci içinde olmuş, devlete kim vaziyet etmişse onun tarafında, hizmetinde, sözcülüğünde bulunmuştur. Binali Yıldırım’ın seçim propagandası için “influencer” gibi pozlar verse de Ekrem İmamoğlu ile de meşhur kahkahalarını sergilemiş, tarafını belli etmiş fakat İmamoğlu’nun devletçe “nüfustan kaydının düştüğünü farkedince”, İstanbul’a hiçbir şey yapmadı, sözleriyle yaftasına bir çentik daha atmıştır.
Yersizliği, göçmenliği, madunluğu onu yere değil güç odaklarına entegre etmiş, Ankara’nın politikalarına denk düşecek temellendirmelere girişmiştir. Yersiz yurtsuzluğu vatan kadar düşüncesi, fikriyatıyla da ilgilidir.
Bakmayın Kemalizm kutsal dediğine, sıkı bir post Kemalist dönemi de bulunur.
Resmi Tarih Yalanları 1980’lerde başlayıp milli-yerli döneme kadar devam eden post Kemalizm tartışmalarını toplarken Ortaylı da benzer tezleri savunmuştur. Post Kemalistlerin çoğu gibi AK Parti’nin milli-yerli döneminde dümeni bu sefer statükoya kırıp post post Kemalizme geçiş yapmış, ardı ardına Cumhuriyet faziletlerini anlatan kitaplar yayımlamış, konuşmalar yapmış, “gençlerle buluşmuş”tur.
Güçlünün ve Güç Odaklarının Yanında
İlber Ortaylı’nın hayatı bir başka madun, göçmen Cemil Meriç’e çok benzer. Dimetoka’dan Hatay’a gelen Meriç’in entelektüel gelişimi Türkçü-Turancı olarak başlamış, sosyalist olarak devam etmiş, Osmanlıcı-muhafazakar olarak nihayetlenmişti.
İlber Ortaylı da Mülkiye’de Turancı-Komünist olarak bilinirmiş. Bir dönem Doğan Avcıoğlu’nun Devrim Gazetesinde sosyalist kimliğiyle yazılar yazmış nihayetinde Osmanlıcı ve Kemalist tezlerle gelişimini sürdürmüştür.
Neoliberal siyasallığın İslamcı, sol ve milliyetçileri neredeyse teslim aldığı 90’larda neoliberal milliyetçi Türkiye Günlüğü’nde yazılar yazan Ortaylı her zaman “ortadaki yeri”ni korumayı başarmıştır. Tuğrul Eryılmaz nehir söyleşi kitabında İlber Hocanın okulda solcularla gezmesine rağmen hep ortada olduğunu, pantolon beline kemer yerine ip bağlayarak dolaştığını anlatır.
İlber Ortaylı’nın yeri güç odaklarının yanıdır.
Sosyalizmin revaçta olduğu yıllarda sosyalist, neoliberalizm güçlendiğinde post Kemalist, milli-yerli dönemde Kemalist refleksleri ortaya koymuştu.
Tabi bu ortacılıkla yolu Fetullahçılıktan geçmese olmazdı. Fetö’nün okullarıyla ilgili kitabın yazarlarından biridir. Bu okulları Türk okulu diye meşrulaştırdığı gibi Fetö’nün kanalına çıkıp Fetullah Gülen ile birkaçı Pensilvanya olmak üzere farklı yerlerde görüştüğünü ve fikir alışverişinde bulunduğunu biraz da meydan okurcasına anlatmaktan çekinmez.
İster ortacılık deyin ister farklı nitelikli güç gruplarında sempatiye dayalı iktidar ve konfor arayışı deyin, İlber Hoca bir entelektüele, düşünüre hiç yakışmayacak ve yapışmayacak tarzda konformisttir.
Hangi dönemde hangi ekip, düşünce, ekol devleti yönlendiriyorsa orada yerini almayı başarmıştır.
Yaptıkları, Yapmadıkları
İlber Ortaylı’nın televizyon, dijital araçlardaki sergilediği “performansları” dışında aşılamayacak bir büyük eseri yok.
Türk düşünce hayatına, tarihçiliğe hatırı sayılır bir tesiri olmadı.
Yaptığı popüler tarihçilik değildi; Türk toplumunun tarih sevgisini vulgarize etti. Sosyete arasında gerçekleştirdiğini kitlelere de taşıyarak entelektüalizmi popülerleştirdi ama kitlelere bir entelektüel bilinci, isteği, neşvesi vermedi, veremedi.
İlber Ortaylı hiç put kırmadı, hiçbir paradigma kurmadı, hiçbir tez ortaya sürmedi, hiçbir algıyı yönetemedi, oluşturamadı, hiçbir metod teklif edemedi… kendisi bir geleneğin devamı olmadığı için takipçisi, ekolü, talebesi de yok.
Osmanlı’nın Şer’i bir devlet olduğunu sarahaten anlatırken devamını getirmediği, açmadığı, günümüze taşımadığı “Osmanlı üçüncü Roma’dır” kanaatini bildirdi. 90’larda statükonun yüksek sesle dillendirdiği Cumhuriyet yeni bir devlet fikrine, Osmanlı’yı yok sayan tavrına karşı devamlılık yaklaşımını getirse de sonraki yıllarda bunu Kemalizmi güçlendirmek için kullandı.
Osmanlı da bizim, Kemalizm ve Cumhuriyet de bizim ortacılığıyla statükoyu meşrulaştırmayı tercih eder.
İlber Ortaylı allameliği, malumatfüruşluğu sorun çözen değil, sorun çıkaran, çıkmaza götüren, meseleleri kör düğüm eden bir bilgiçliktir. Mete Tunçay Bilineceği Bilmek kitabında Ortaylı’nın “bildiğinden fazlasını biliyormuş gibi” davrandığını, böyle kazandığını anlatır.
Devlet de, devlet mekanizmasında iyi kötü rol alan etkisizler de gemilerini “sizin bilmedikleriniz var” gizemiyle yürütürler.
Meseleleri çıkmaza saplayanların tavrıdır, çözümsüzlüğü bir ton çözüm teklifi eşliğinde sıraladıktan sonra hiçbirinin mümkün olmayacağını göstererek, statükoya teslim olmaları gerektiğini alttan alta ifade ederler.
İlber Ortaylı da insanları mensubiyeti, derinliği olmadan tarihte, kültür dünyasında gezintiye çıkarıp bilgiçlik gösterileri yaptıktan sonra herkesi başladığı yere, çöle, statükoya getirip bırakıverir.


