Dünya Sistemi İçinde İran Savaşı’nın Yeri ve Türkiye

Çok kutuplu dünya sisteminin kuruluşuyla ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının bağlantısı dolaylı. 

İsrail’in, kendisine tehdit oluşturamayacak hale getirilmesini istediği İran’ı ABD’den, ABD devlet mekanizmasından çok Epstein belgeleriyle köşeye sıkıştırılan Trump vurdu. 

İran’ın vekil güçleriyle beraber güçlü füze, drone ve nükleer kapasitesi İsrail’in önceliğine dönüşmüştü. İran’ın Suriye’de Esed’in ve Rusya’ın gönderilmesinden sonra kendi havzasına sıkıştırılması aslında savaşın tüm taraflar için bir zorunluluk haline geldiğini de gösteriyordu. 

Trump İsrail baskısından kurtulacak hatta belki güzün yapılacak seçimler için bir kahramanlık anlatısı yazacak; İsrail, Irak, Suriye, Libya, Mısır ve Suudlardan sonra bir düşmanını daha haremağasına çevirecek; İran ise gevşeyen rejimin ayarlarını sıkabileceği bir düşman / öteki ihtiyacını karşılayabilecekti. 

Trump, İran savaşını 2025 yaz aylarındaki İran operasyonları gibi zannetti, açık ki ABD İran’a karşı dersini çalışmamış, askeri kapasitesini ve yapabileceklerini tam analiz etmemiş. Artık netleşen niyetlerine göre, Trump Titanik’e dönen uçak gemileriyle, kısıtlı olduğu açığa çıkan güdümlü füzeleriyle Dini Lider ve üst düzey isimleri öldürerek, İran’ı masaya oturtup savaşın maliyetini de Körfeze yıkıp o bilindik abartılı ABD kahramanlığını kendi kıtasında pazarlayacaktı… olmadı. İran bölgedeki ABD üs ve radarlarına, İsrail’e füzelerle saldırarak Trump’ı açığa düşürdü. 

Kimsenin zafer çığlığı atmasına müsaade etmeyen bir beraberlik ortada gezinmesine rağmen İran’ın başarı sağladığını herkes kabulleniyor. Sonuçları ne olursa olsun, mezhep ayrımına bakmadan Müslümanlar, Gazze için vicdanı sızlayan herkes İsrail’e düşen her İran füzesiyle gururlandı.


İran Savaşının Göstergeleri, Neticeleri

İran savaşı Rusya-Ukrayna, Pakistan-Afganistan, Venezuela-ABD savaşları, Arap Baharı, renkli devrimler gibi çok kutuplu dünya sisteminin doğal kurucu savaş ve çatışmalarından biri olmasa da bu uğurda çok ciddi neticeler doğurdu.


Kapitalizmin Unsurları: Hammadde-Enerji-Yol

. Dünya sistemi üretim-dağıtım-tüketim dengesi ve araçlarına, ticaret yollarına, enerji ve hammadde kaynaklarına, oligopol-monopol işleyişine, jeopolitik boşluklara, ittifak ve ayrışmalara göre çalışır.

Petrol, kömür temel enerji kaynağı olmaktan çıkmasa da doğalgaz, kayagazı, elektrik son  on yılda ikame unsurlar halinde kendini göstermeye başladı. Başta Akdeniz olmak üzere gaz araştırmaları bile stratejik savaş için birer gerekçe halini aldı.

Konvansiyonel madenler, demir, çelik yanında dijital tekno-kültürün çip, batarya gibi araçlarını belirleyen yeni tür kıymetli madenler de artık çok kutuplu dünya sisteminin çatışma gerekçelerinden… ABD ve Trump’ın Grönland’dan Tayvan’a yeni sömürge arayışları, Çin ve Rusya’nın karşı çıkışları da, değişen küresel konjonktürün neticesi.

Elbette ticaret, deniz, enerji yolları ve koridorları… Babülmendep’ten Panama’ya, Hürmüz’den Süveyş’e… Kerkük-Yumurtalık’tan Bakü-Ceyhan boru hattına, Katar’ın sıvılaştırılmış gazına kadar her tür enerji aktarım kanalları da yeni savaşların haliyle yeni ittifak ve ayrılıkların da sebeplerinden. Hürmüz’ü ele geçirmek İran savaşının önceliği değilken İran’ın kapatması, küresel ekonominin ciddi tehdit altına girmesiyle boğaz stratejik hal aldı. 

Enerji-hammadde kaynakları ve ticaret yollarına sahip olma kapitalist dünya sisteminin tüm savaşlarının, sömürgeciliğin ana sebebiydi; aynı gerekçeler bir dünya savaşı üretmeye yeterli gelmese de aktif çatışmaların tetikleyip uzatabiliyor.


Yeni Savaş Yöntemleri

. Konvansiyonel savaşlara, Batı, İkinci Dünya Savaşından sonra ara verdi. Şehirlerin, ülkelerin, toplumların bir kez daha yıkılmasını, en azından yeniden psikolojik, sosyolojik çöküşlerini göze alamadı. 

Nükleer tehdit ekseninde Soğuk Savaş bir çatışma yöntemiydi… Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle örgütlerle, vekil güçlerle ve onların maşa olarak kullanılmasıyla farklı bir metoda geçildi. Buna Arap Baharı ve renkli devrimler gibi toplumsal olayları da bir yöntem olarak ekleyebiliriz. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, Ukrayna’ya saldırması yeniden gündeme getirse de Batı hala konvansiyonel savaşlara soğuk. Şimdilerde yeni tip savaşlar gündemde… 

Birinci Dünya Savaşında tanklar, İkinci Dünya Savaşında uçak ve denizaltılar belirleyiciyken günümüzde dronlar, füzeler öne çıkıyor. 

Suikastler, sivil halkın ayıklandığı nokta atışı vuruşlar yeni savaşların unsurlarından. Rusya-Ukrayna ve ABD-İsrail-İran savaşları yeni savaş metodlarını belirlemesiyle de öne çıktı.


Kapitalizmin İç Çelişkisi ve Çok Kutupluluk

. Çok kutuplu dünyanın oluşmasında Çin’in iktisadi hacmini ABD’nin de önüne geçirerek ilk sıraya yükselişinin, Rusya’nın İmparatorluk çıkışının tesiri kadar kapitalizmin 2008 krizindeki gibi kendi iç çelişkisinin, çok uluslu şirketlerle ulus devletler arası çatışmaların, salgınların, tedarik zincirlerindeki kırılmaların, ulus devletlerin içe kapanmasının, siyasi küreselleşmenin bitişinin, ABD-Avrupa arasının açılmasının, AB’nin Brexit ile zayıflamasının, ABD’nin sessiz iç savaşının, dijital tekno burjuvazisinin ötekilerin önüne geçmesinin, sadece çevre ve Üçüncü Dünya’da değil Kapitalist Merkez’de de sermaye birikiminin dengesizliğinin çok kutuplu dünyaya dönüşme sancılarında rolü var. 

Kapitalist küresel burjuva, İmparator ülke olarak hala ABD’yi muhafaza ederken Çin’i belirgin bir üs, Afrika ve Latin Amerika’yı da yeni sömürge sahası haline getiriyor.


Savaşların Yeni Unsurları

. Devletlerin bu çok kutupluluk savaşında ayakta kalması için sadece askeri varlığın kâfi gelmediği de anlaşıldı. Ekonomik dayanıklılık, enerji temerküzü ve tedariği, gıda ve temel ihtiyaç temini, devlet aygıtlarının ve siyasi yapının gücü, dijital izleme, istihbarat gibi faaliyetler de savaşların aslî unsurlarına dönüştü. 

Neticede yeni tür çatışmalar “maliyet savaşları”na da dönüştüğü için zaferler bile Pirus Zaferi mahiyetine girdi. Kazananlar da kaybedenler de farklı maliyet kalemlerinde ağır hasar almadan bu savaşlardan çıkamıyor. 

ABD’nin İran’a B52 bombardıman uçağı sokmasıyla tüm elektrik altyapısını çökertme tehdidi aslında aynı manaya geliyor.


Avrupa Yeniden Özne Olur mu?

. Avrupa, İran savaşında ABD’ye destek vermedi. Trump’ın Avrupa’yı yok sayan tavrı elbette kıta Avrupasının kapitalist medeniyetteki yerini idrak edemeyişinden kaynaklanıyor. 

Bir gerçek var ki Avrupa da bütünleşik, medeniyet doğuran, kapitalist dünya sistemini kuran Avrupa değil artık. 

Brexit ile İngiltere kendi yoluna gitse de Siyonistleri koşulsuz destekleyen Almanya ile Fransa’nın AB ruhunu güçlendirecek, Avrupalılığı tekrar koyultacak, özne yapacak hali de yok. 

İran savaşı, Gazze katliamı ve çok kutupluluk mücadelesi Avrupa’nın o yayılmacı, kurucu ruhundan biraz daha uzaklaşacağını gösteriyor.


İğdiş Edilmeye Rıza

. İran savaşının temel nedeni İsrail’in, güvenliğini tehdit eden her odağı yok etme, ehilleştirme isteğiydi. Bölge ülkelerinde bu iğdiş etmenin son halkasını İran oluşturuyordu. Artık Ortadoğu havzasında eğer İran da savaşma kapasitesini kaybederse İsrail’e de jure karşı gelebilecek ülke Türkiye hariç kalmayacak. Zaten İran’ın saldırılarından sonra bölge ülkelerinin çaresizliği bunun en net ifadesi. Eğer içlerinde Batı-İsrail karşıtlığı varsa bile bunu fiiliyata dökmeye niyetlenemeyecek duruma geldi Ortadoğu ülkeleri. 

Bunun net göstergelerinden biri, ABD’ye güvenilmeyeceğini bariz biçimde tecrübe etmelerine rağmen yine ona sığınmaya mecbur olmaları… 

İkincisi ise Arap entelijansiyası ve siyasetinin ABD’nin onları koruyamadığını, İsrail’in bölgenin en büyük gücüne dönüşmesini görmelerine rağmen hala “İmparatorluklar dönemi sona erdi, kimse niyetlenmesin” tutumunu başta Türkiye ve İran için göstermeleri. 

Türkiye’nin toparlayıcılığı, öncülüğü gerekirse hamiliği yerine, güvenilmez ABD ve güya düşman İsrail’i tercih ediyorlar!


Modernizmin Çöküşü ve Din Savaşları

. ABD-İsrail-İran savaşı aslında modernizmin bir anlamda çöküşünün belirginleşmesi. 

Üç taraf savaşıyor üçünün de gerekçesi, motivasyonu din. İsrail ve İran Yahudi ve Şii teolojisi,  Trump Evanjelik inancı üzerinden çatışmaya katılıyor.

Ekonomi, strateji, siyasi sebepler birleşse de hepsinin alt yapısında dini gerekçeler öne çıkıyor. Bu da modernitenin, aydınlanmanın bünyesindeki din paydasının yeri geldiğinde daha etkili mazeretler ve meşruiyetler ürettiğini belirginleştiriyor.

 

İrancılık Güçlenir (mi?)

. Esed’in devrilip yeni Suriye yönetiminin kurulmasından sonra İran, yayıldığı alanlardan şeklen çekilerek bulunduğu yaşam alanına geri döndü. 

Savaş, gidişata göre İran’ı emperyal hedeflerinden uzakta içe kapanan bir ulus devlete de dönüştürebilir, 1979 Devrimi’nden sonra edindiği cazibeyi hatırlatacak ölçüde bir geri dönüşü, olumlu imajı da doğurabilir, yeniden bölge güçlerinden biri de yapabilir. 

Her ne olursa olsun Türkiye’de özellikle Suriye’deki katliamları nedeniyle gözden düşen “İrancılığın” İsrail’e salladığı füzeler ve görece direnişi nedeniyle kaybettiği ilgiyi yeniden kazanacağı, belki genç kuşaklarda belirgin bir ivme yakalayacağı da muhakkak.

Anadolu topraklarını vatan kılarken Haçlılık, Moğol tehlikesiyle beraber en çok mücadele verdiğimiz öteki’nin, zararlı unsurların başında Şiilik, batınîlik, heteredoksi gelir. Bu açıdan İrancılığın yeniden gündeme gelmesi, İslam, İmparatorluk, sahih İslamcılık ve Ümmet için bariz bir tehlike demektir.


İran’ın Yaptığını Aslında Türkiye Yapmalıydı…

. İran savaşının en net göstergelerinden biri İsrail’e dokunulabileceği, vurulabileceği, kutsallaştırdıkları demir kubbenin delinebileceği, ABD ve dünya sistemine mukavemet gösterilebileceğidir. 

İran’ın bu direnişinde meselenin hazırlıkla beraber aslen niyet ve irade olduğu da açık. Bu anlamda İran’ın yaptığını aslında Türkiye’nin gerçekleştirmesi gerekir(di). 

İran’ı geriletme, dünya sistemine karşı alternatif geliştirme, ABD etkisini zayıflatma, İsrail’i ortadan kaldırma potansiyeli, pratiği esasen en çok Türkiye’de bulunur. Buna rağmen Türkiye’nin çok net bir tavır alabilme ihtimalinin olmadığını da bu süreçte gördük. 

Tacizlere, tahrik ve provokasyonlara karşı “savaşa girmeme” çabası Türkiye’nin “milli kararı” halini alırken aslında “yurtta sulh”cü politikanın yeniden hortlaması dünya sistemine çok bariz biçimde eklemlendiğimizi, oraya yan bakamayacağımızı, çatışma iradesi ve gücü barındırmadığımızı da yüzümüze vurdu. 

Türkiye, Tanzimat’ta şekillenen “Batıya karşı Batıyla, Batının yanında” paradoksundan vazgeçemiyor, başka bir paradigmaya niyetlense de geçemiyor.


Dünya Sistemine Ne Kadar Bağlı ve Bağımlıyız?

Denge politikasının tekrarı, İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’na ülkeyi sokmama çabasının gündeme gelişi, Nato’daki konumumuzun hatırlatılması ve işletilmesi, belli sahalarda Nato’ya bağımlılığımızın yüzümüze çarpılması, ülkede Natoculuğun hala çok canlı bulunması, belli kurumların itimat telkin etmeyişi, Batı kampından kopmanın bir korkuya dönüşüvermesi, pek çok sahada hazırlığımızın çok yetersiz kalışı, ekonomiden güvenliğe realpolitiğin iç ayrışmaları sertleştirebilecek güç ve iradeye hala sahip oluşu… ve en önemlisi bizde savaş korkusunun, İmparatorluk yenilgilerinin ve hatıralarının hemen her kesimde çok canlı şekilde varlığını sürdürmesi Türkiye’nin varlığındaki bilkuvve kurucu ruhu bir süre daha bilfiile çıkaramayacağının kanıtı. 

İmparatorluk mekanizmasını sürdürse, yer yer parlamalar tarzında bu misyonunu yerine getirse, Türkiye merkezli bakışla İslam ülkelerini şu konjonktürde daha rahat bir araya getirse de, dünya sistemine alternatif üretme, onu geriletme fikri ve iradesi Türkiye’de, İslam alemindeki kadar var. 

Kapitalist dünya sistemine karşı yalnız Türkiye’nin kafa tutabileceği, alternatifi inşa edebileceği şuurunu bu millete sarsılmaz şekilde yerleştirme girişimlerine şimdiden başlamak gerekir. Bir de Ümmet’i, siyasi bir yapı olarak Ümmet’i belirginleştirip inşa etmeye de…