Yazı hayatıma, düşünceye, entelijansiyaya dair…


Tespitler eleştiri zannediliyor. Düz, sıradan insanlar da okur-yazarlar da tespit, kritik, eleştiri, imha, çamur atma, yüceltme arasındaki farkları anlamıyor, anlamak istemiyor. 

Düşünce sahasındaki en büyük hainlik ve acizlik söz geçiremediği, karşılık veremediği, izah edemediği, işine gelmeyen gerçekleri yani tespitleri eleştiri diye yaftalayıp, gözden düşürme gayretidir.

Türk düşüncesi nicedir bu acizlik nedeniyle kendini tekrar ediyor, bir büyük açmaz ve çıkmaz içinde debeleniyor.

Bir yazarın 1980’lerdeki tutumunun 2000’lerde evrildiği yeri yazıyor, temel tezlerindeki aks değişimlerini kaydediyor, konu seçimlerini vurguluyorsunuz, “saptıyor”, “tespitte bulunuyorsunuz”; “ne yani üstadımız değişti, bozuldu mu diyorsun, eleştiriyor musun” yaftası yapıştırılıveriyor. 

En yaygın baskı, sevdiği yazarın bariz ve açık kaynaklı bilgilerinin, kronolojideki somut çelişkilerin bile “hürmeten” dile getirilmemesi gerektiği konusunda. Açıkça sansür talebi geliyor. Düşünceye bütüncül bakmadan sadece retorik sloganların, olumlu bile değil temel ezberlerin papağan gibi tekrarlanmasını istiyor cari entelijansiya.

Hakikatten dehşet içinde kalınan, korkulan, kaçılan bir dönemdeyiz. 

Bu siyasal alanla ilgili değil, insanlar doğruyu, gerçeği ve hakikati duymak istemiyor. Rahatının, konforunun bozulmasından mustarip; yeni düşünmelere, yeni çağrışımlara, yeni bilgilere, yeni fikirlere temas etmek işine gelmiyor. Ulaştığı kanaati geliştirmeden koruyup onu sürekli kendine ve etrafına satmanın derdinde.

Halbuki ben devamlı yeni bilgiler, yeni kanaatler, örtülmüş hakikatlerin üstünü kaldırma peşindeyim.

Ama yoruldum açıkçası.

Seni artık oraya buraya çağırmıyorlar, diyor hanım… Niçin? Kimsenin cılız dimağını tatmin etmek, ezberlerini bana söyletmelerine müsaade etmek istemiyorum çünkü. Kimsenin, belirlediği statükonun altını doldurmak, kendilerini haklı göstermelerine katılmak ve izlemek, yapıp ettiklerini temellendirmek niyetinde değilim. 

Çünkü her yazı ve konuşmada yeni bir şey söylemek, konfor bozmak, düşünmeye sevk etmek, ilke-ideal-tutarlılık dengesini tutturmak çabasındayım. 

İnsanlar, sizi kullanmayı başaramadıklarında alçaklaşır, saptamaların için sert konuşuyor der, her hakikati de söylemeyiver der, der de der. 

Kimse gerçeklerin, hakikatin, fikirlerin konuşulmasını istemiyor, matbuat kanalları belirlenmiş tıkız, kısır, niteliksiz söylemleri tekrar ettirecek banal kariyeristler arıyor.

Türkiye ve Müslümanlarla ilgili yürürlükteki belagat yoğun sloganları küçümsediğim hatta aşağıladığım, kendi çıkarımlarımı, kendi sözümü, kendi paradigmamı konuşmaktan imtina etmediğim, etmeyeceğim elbette anlaşılmıştır.

Yazılarında tavizsiz, katı, sert, tekinsizsin ama konuşurken naif, şeker gibi hatta fazla duygusal, romantik, kırılgansın, sözlerini çok duydum… hayat şakaya, rahatlığa gelir ama yazı gelmez!

Yazıyı, düşünceyi bir hobi, bir kültürel etkinlik, para ve kariyer için sıçrama tahtası, iktidar alanı görmedim.

Tespitlerimi, tenkitlerimi, tekliflerimi vicdanımı rahatlatmaya, bir vazifeyi savuşturmaya hasretmedim.

Türkiye’nin, Müslümanların, Ümmetin düzlüğe çıkması, misyonlarını, varoluş gerekçelerini hatırlaması, kapitalist küfür düzenine galebe çalması için yapıp etmeleri gerekenleri açık açık, belli bir sistemle, fikri ve tarihi temellendirmelerle, gelecek kurucu paradigmayla yazdım.

Doktriner değilim ama Kur’an, Sünnet temelinde Müslümanların tarihi tecrübeleri ve bu topraklardaki İmparatorluk sürekliliğini yenileyip güçlendirmenin yollarını düşündüm hep.

Açıkçası 2012 sonrasında vurgularımın, kavramlarımın, hassasiyetlerimin kamusal ve entelektüel alanda belli bir etkide bulundu da…

Düşünce tayfımı Türkiye Merkezli ama hep cihanşümul boyutlarda, enternasyonal bakışla belirledim.

Etrafımdakilerin beni, okumalarımı, yazı ve kitaplarımı küçültmek için, bunları hobi gibi göstermek için kullandıkları “yazıyla ilgileniyor” deyişindeki niyetlerin hep farkında oldum; beni o küçük alana hapsetmeye çalışan tavırlara karşı yazı ve düşünceyi dünyayı değiştirecek, hayatı manalandıracak, büyük meseleleri çözecek bir varoluş alanı saydım

Yaptıklarımı, yazdıklarımı, kitaplarımı bana layık görmeyenler, bastırmak, göstermemek, sıradanlaştırmak için ellerinden geleni de yapıyor… benden alıp başkalarına yazdırıp konuşturmaya alıştım zaten.

Bu yüzden yazıyı, kalemi, kelimeleri, fikri kendi süfli hedefleri için kullananlara, küçük yazarlara, boş ve ufak mevzuları diline dolayanlara, en önemlisi mahsus bunlara prim verenlere tepeden bakmayı bırakmadım. Aşağılıklar çünkü, çünkü kendilerini belirginleştirmek için aşağıdakini, aşağılığı kıymetlendirmeye çalışıyorlar.

Benim için yazı ve düşünce asıl, geri kalan tüm her şey bu ana vazifeyi icra ettirecek, medar-ı maişeti çevirecek araçlardır.

Ezel Erverdi, “seni ne rahatsız ediyor, yazmaya zorluyorsa onu yaz” demişti. Kendime mesele ettiğim, varoluşumu kattığım metinler içime siner, tesirli olurken içtenliksiz, kanımı ve gözyaşımı katmadığım, zorlama olanları dikkat çekmedi.

Kelimeler sahiciliği sever ve ister. Düşünce sahteyi açığa düşürür. Hesapçılığı, şahsi ikbale dayalı ürünleri, metnin ve kavramların kendisi ifşa eder!

Sıkı-sahici bir metin kendini kullandırmaz.

Nicedir sosyal medya postları, twitler yazıların yerine göz koydu.

Konvansiyonel mecralar gözden düştükçe yeni medya araçları işlevselleşti.

Dergiler, gazeteler, internet siteleri derken… twitter yazarlığı uç vermeye başladı. Açıkçası ben de parasını vererek elde edilen uzun metin çıkarabilme imkanının hakkını veriyor, flood’ların karışık formuna karşı detaylı twitler atmayı yeğliyorum.

Kimi zaman şahıslarla ilgili paylaşımlar yaparken tereddüde düşüyor, kendimi dizginleyip sansürlüyorum… bazen şahsi tanışıklıklar sebebiyle bir metni/twiti defalarca yazıp sildiğim de oluyor. Sonuçta hakikati dile getirme iştiyakım, sorumluluk duygum galib geliyor.

Şahıslarla problemimi düşünceye taşımaktan ar ederim. Benim için mesele sistem ve insanların oradaki yerleri, çabaları, üretimleri, katkıları ve ahlaki tutumlarıdır. Sistemi bozacak, Nomos’a zarar verecek, Ümmet’i ve milleti zora sokacak işleri, etkinlikleri, yazıları görmezden gelemem. Yapamam. Bazen siyasi boyutlu rahatsızlıklar doğduğunda  kısır, aç, cahil egolarla karşı karşıya gelmemeye çalışırım. 

Fikir hayatında hiç kimsenin hakkını yemem, emeğini görmezden gelmem ama hakkından fazlasının verilmesine de tahammül gösteremem. Düşüncede devamlılıkları, kesintileri, sapmaları, yabancılaşmaları tespit ederim… övme-sövme, putlaştırma benden uzak olsun!

Düşünce, yazı sözkonusu olunca torpil, kırılma, sinme, saklanma, araziye uyma gibi usulleri benimsemem. 

Ama 10 Kasım sonrasında Müslümanların sistemle olan yeni sözleşmesini içeren bir yazımı sansürlediğimi, yayımlamadığımı belirtmeliyim.

Sahiplenecek kimse yoksa, kavga vermeye değecek bir insan topluluğu bulunmuyorsa Demirel’in dediği gibi meseleleri mesele etmemeli, böylece mesele de çıkmıyor işte!

Yazı, düşünce onu sahiplenecek, başka hiçbir meşgaleyi kaldırmayacak denli kıskançtır, şerik kabul etmez ama tefekkür buna değecek insan toplulukları da ister, bekler, bulamadığında o koru sınırlı sayıda benlikte saklar… ki bir zaman sonra buna layık kişiler, camialar çıksın, bir hegemonya kursun diye.